14 Mart 2014 Cuma

İSLAM BARIŞ DEMEKSE AKP BUNUN NERESİNDE?



Bu yazıyı yazmadan önce internette şöyle bir araştırma yaptım “Din nedir?” diye. Öncelikle bu cevapları paylaşayım;
-  - Din, genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibâdetler bütünü. (wikipedia.com)
-           
-    - Din: Allah tarafından peygamberler aracılığı ile insanlara ulaştırılan ilahi bir kanundur. Dinin kurucusu Allah, muhatabı insanlardır. Dinin amacı, insanları iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini bildirmektir, onları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturmaktır. (imanilmihali.com)

-      - Din, Akıl sahiplerini, peygamberler vasıtasıyla gönderilen kitap ve hükümlerle bildirilen gerçekleri benimsemeye ve uygulamaya çağıran ilahi kanundur. İnsanların yaratıcılarıyla, birbirleriyle ve diğer varlıklarla olan ilişkilerinin belirleyicisidir. (suleymaniyevakfi.org)

   Dini insan fıtratıyla özdeş kabul eden, hilkatin ve yaratılışın tabiatı olarak değerlendiren tariftir. “Din kolaylıktır” diye bildiğimiz meşhur hadisteki kolaylık fıtrat ve fıtrata uygunluk demektir. Nitekim bir rivayette Peygamberimiz ASM söz konusu hadisi ifade buyurduktan sonra Kur’an’daki “fıtratellahilleti feterannase aleyha” ayetini okur. Din kolaylıktır demek insan fıtratına en uygun değerler manzumesi din demektir. Dini yok sayan değerler paslı sinede yük demektir. Nitekim aynı hadisin devamında “Her kim, dini fıtratın dışında ararsa ona mağlup olur” denilmiştir. (diyanet.gov.tr)

Daha güncel bir şekilde söylersek aslında din Yaratıcımız tarafından gönderilmiş olan, daha mutlu bir şekilde yaşamamızı sağlayan, yol gösteren, hayatımızı kolaylaştıracak olan kişisel gelişim kitabımızdır.

Peki İslam ne demek? İslam sözcüğü Arapça "se-le-me" kökünden türemiştir ve anlamı "barış"tır.  Bununla birlikte kökün etken ortaç şekli eslemedir ve "teslimiyet" anlamına gelir. Sonuçta İslam, "teslimiyet" anlamına gelirken, Müslüman da "teslim olan" anlamına gelir; burada teslim olunan tek Tanrı olduğu kabul edilen Allah'tır. (wikipedia.com)

(Yazının bundan sonraki kısmında teslimiyet kısmından bahsetmeyeceğim. Tek tanırılı dinlerin hepsinde bu inanç var zaten.)

Bu araştırmayı yaparken bir internet sayfasına aşağıdaki soruya denk geldim.

Soru: Bugün hak dinden başkasına uyulabilir mi?

Cevap: İslâmiyet geldikten sonra, önceki dinlerin hükümleri yürürlükten kalkmıştır. Buna göre Yahûdîler ve Hıristiyânlar da dâhil bütün insanların İslâmiyeti din olarak seçmeleri gerekmektedir. Nitekim Allahü teâlâ, İslâmiyetten başkasını din olarak kabûl etmiyeceğini bildirmekte, Kur'ân-ı kerimde meâlen, (İslâm dîninden başka din istiyenlerin dinlerini Allahü teâlâ sevmez, kabûl etmez. İslâm dînine sırt çeviren, âhirette ziyân edecek, Cehenneme gidecektir) buyurmaktadır. (Âl-i İmrân 85)

Bunu bu şekilde okuduğumuz zaman İslam dinine mensup olmayanların cehenneme gideceğini anlıyoruz. Ancak lütfen şimdi bir de şu şekilde okuyun cevabı;

BARIŞ geldikten sonra, önceki dinlerin hükümleri yürürlükten kalkmıştır. Buna göre Yahûdîler ve Hıristiyânlar da dâhil bütün insanların BARIŞ’ı din olarak seçmeleri gerekmektedir. Nitekim Allahü teâlâ, BARIŞ’tan başkasını din olarak kabûl etmiyeceğini bildirmekte, Kur'ân-ı kerimde meâlen, (BARIŞ dîninden başka din istiyenlerin dinlerini Allahü teâlâ sevmez, kabûl etmez. BARIŞ dînine sırt çeviren, âhirette ziyân edecek, Cehenneme gidecektir) buyurmaktadır. (Âl-i İmrân 85)


Kelime anlamı BARIŞ olan bir dini bile evirip çevirip ne hale getirdiklerine bir bakın. Bugün televizyonumuzun başında oturup savaşları neredeyse canlı izliyoruz. Adam ALLAH-U EKBER diyerek karşısındaki insanlara, masum halka bombalar atıyor. E be cahil, e be gafil Allah kendi verdiği canı almak için sana mı ihtiyaç duyacak? Dinimiz cihadı emreder diyorlar mesela. Kelime anlamı BARIŞ olan bir din savaşı emredebilir mi? Allah’ın OL demesiyle her şey olabilecekken, BARIŞ’ı yaymak için neden bizi birbirimize kırdırmakla uğraşsın? Allah kendi göndermiş olduğu kitapları neden geçersiz ilan etsin?

Yazının başında demiştim ya aslında kişisel gelişim kitabıdır din diye. İslam’ın içinde bile mezhepler var. Yani son din, değişmemiş din olmasına rağmen inançta, uygulamada farklılıklar olabiliyor. Sen başka mezhepin uygulamaları ile daha mutlu isen, o şekilde mutlu olmayı seçmişsen, ötekisi diğer yolun doğru olduğunu düşünüyorsa neden senin inandığın şekilde yapması için zorluyorsun onu? BARIŞ’a giden yolda sen A yolunu seçtiysen, o B yolunu seçtiyse ama sonuçta ikisinde de BARIŞ’a ulaşabiliyorsan neden kendi yolun için savaş çıkartmaya kalkıyorsun, insanları zorluyorsun, mutsuz ediyorsun? Allah sana gerçekten bunu emretmiş olabilir mi?

Hele geçen gün din diye beyni yıkanmış, kendini, aklını, vicdanını kaybetmiş birinin konuşmasına denk geldim. (Bu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/mustafa-mutlu/34972-mustafa-mutlu-cehalet-degil-cok-daha-otesi.html ) Adam diyor ki senin memleket sevdanın benim için bir anlamı yok, din kardeşimin yaşadığı her yer memleket. Peki amca madem memleket gibi bir derdin yok, o zaman benim memleket dediğim, değer verdiğim yeri bozma, din kardeşlerinin daha çok olduğu bir yere git, daha mutlu ol. Benim mevcut mutluluğumu bozma. Amca ne Atatürk’ü, ne laik cumhuriyeti seviyor. Böyle bir orduya hizmet etmemek için sağlam olmasına rağmen çürük raporu almış. Allah yalan söylemene izin mi veriyor amca? Ben Kuran-ı Kerim’i 4 kere okudum, hiç bir yerde böyle bir şeye rastlamadım, hiç bir gerekçe ile yalan söyleyebilirsin demiyor. Başörtülmesi ile zinaya takılıp kalmışız asıl büyük günahları görmüyoruz bile, yalan günah amca günah... Başbakanın hırsızlıklarını, kazandığını din adına harcıyor diye hiç önemsemiyor, hatta neredeyse gidip tebrik edecek. Vergi vermemek için de elinden geleni yapıyor bu şahsiyet. E ben de seninle aynı dindenim (gerçi bizi saymıyorlardır eminim ama vergisini düzgün ödeyen, bu adam gibi çakallaşmamış da çok insan olduğunu biliyorum. Ayrıca ben "Müslümanım" dedikten sonra kıyamet gününe varıncaya kadar hangimizin daha müslüman olduğunu bilemeyeceğiz. Yani amca bizi aynı dinden saymıyorsa dahi buna karar vermek onun hakkı değil.), vergi vermeyerek benim veya vergisini düzgün ödeyen din kardeşinin hakkını yemiş olmuyor musun? “Karşıma ne ile gelirsen gel kul hakkı ile gelme” diyen bir dine mensup değil misin sen amca? Kitabımızda Hristiyan’dan, Musevi’den, şundan bundan çalabilirsin mi diyor amca? Hangi ayet bu? Kandırma kendini amca. Beni de, Allah’ı da kandırmaya çalışma. Bırak bu boş ideolojileri. Sen önce insan olmaya çalış. Sen önce vicdan sahibi ve dürüst insan olmaya çalış. Din senin sandığın gibi bir şey değil amca. Allah’ın ne sana, ne senin namazına, ne kendisi için savaşmana ihtiyacı yok.

İnsanlar dinlere isim koyarak birleşebilmeyi zaten en baştan engellemişler. İnsanlar din diye, Allah adıyla birbirlerini öldürmüşler, haçlı seferli yapmışlar, Madımak’ta insanlar yakılmış... Başımızdaki çıkmış habire biz, siz diye ayrıştırıyor bizi. Bir tek kere başı açık kadın için doğru düzgün bir şey dediğine denk gelmedim mesela. Başörtüsü konusunda din alimleri bile tam bir fikir birliğine varamamışlarken sen bunun için örtünmemişi neden rencide edersin? Neden bir tek kere destek olmazsın?

Din için, dindar(!) diye AKP’ye oy veriyorsanız bütün bunları bir kez daha düşünün. Allah gerçekten bunları emretmiş olabilir mi???

Denseydi ya şuna İslam yerine BARIŞ diye. O zaman ayrışır mıydık bu kadar? Yoksa gerçekten tüm dünyaya huzur mu gelirdi?


5 Mart 2014 Çarşamba

KÖYLÜ EKREM


Köylü Ekrem ile bugün internette izlediğim bir video sayesinde tanıştım. Dağdaki çobanın oyu ile benim oyum, benim oyum ile misal Demirel’in oyu neden bir sayılsın diyen bir insanım. Ancak burada koskocaman bir parantez açmak istiyorum; kastettiğim hiç bir zaman dağdaki çobanın okumamış olmasından dolayı cahil olması değildi. Okumuş, aynı okulları bitirmiş olduğum bazı tanıdıklarımın dağdaki çobanın bile altında olduğunu görmüşlüğüm vardır. Bu yüzden tekrar altını çizmek isterim ki benim kıstasım; bir dünya görüşü olan, kandırılabilirlikten uzak ve dünyaya at gözlükleri ile bakmayan insanlar, Ekrem gibi.

Kısacık, on dakikalık bir röportajı var Köylü Ekrem’in. O on dakika içinde öyle cümleler söylüyor ki yerinize çakılıp kalıyorsunuz. Kendinizi, edinimlerinizi, öğrendiklerinizi tekrar gözden geçirmek zorunda kalıyorsunuz.

Sinyora Da Vinci diye bir kitap okuyorum bugünlerde. Leonardo Da Vinci’nin (1452-1519) annesinin hayatı. Ve tabii ki (bu şekilde söylemem yanlış olmaz sanırım) bin yılın dahisi Leonardo’nun da hayatını okuyorum. Ve bugün Köylü Ekrem’i dinlerken aynı yollardan geçtikleri hissine kapıldım. Bir çok şeyin büyücülük olarak değerlendirildiği bir zamanda yaşayan Leonardo da Ekrem’in anlattığı gibi kendisini doğada bulmuş ve sisteme karşı gelerek, doğayı inceleyerek inanılmaz bilgiler elde etmiştir.

Aynı zamanda İspanyol mimar Gaudi (1852-1926) ile çok benzer cümleler kuruyor Köylü Ekrem. Gaudi’nin hiç bir binasında bizim alışık olduğumuz düz çizgiler, düz yüzeyler yoktur. Çünkü Gaudi’ye göre “Doğada hiç bir şey düz değildir.”. On Dakikalık röportajda Ekrem’den de duyduğum ve inanamadığım cümle.

Köylü Ekrem sistemi reddediyor, ancak bu arada İşletme mezunu olmuş. “Ben sonuçta ellerim kadar, yaptıklarım kadar varım. Bu sistemin bana vereceği kağıda da ihtiyacım yok.” dediği noktada marka giyinerek var olmaya çalışan insanlar geldi aklıma. Onların kendilerini ne kadar zavallı, aciz hissettiklerini düşündüm. Bir çoğunun “köylü” diye beğenmeyecekleri Ekrem’in ise kendini ne kadar değerli bir yere koyduğunu görmek çok etkileyici.

Bu arada son bir şeyi daha eklemek istiyorum. Bu sene Yetenek Sizsiniz yarrışmasında birinci olan Kıvanç ve Burak’ın gösterilerini, yine aynı yarışmaya resim sanatıyla katılan  bir kişiyi (adını hatırlayamadım ne yazık ki) diğerlerinden ayıran nokta yaptıkları işi çok güzel hikayelerle süslemeleriydi. Ekrem de yaptığı heykellerle ilgili çok güzel ufak hikayeler hikayeler anlatıyor.

Ekrem’in hikayesini kaçırmayın (aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz) ve onu araştırın. Hepimizin ondan öğreneceği çok şey var.

 

6 Şubat 2014 Perşembe

KEDİ GÜNCESİ - 2

Çocukluk



05 deli bir kediydi. 2001 doğumlu kendisi, yani bugün 12 yaşında dolu dolu. Ancak son üç dört senedir bir kedimin olmasının tadını çıkarabiliyorum. Çünkü sanıyorum yedi sekiz yaşına kadar onu sadece uyurken ve oynarken görebiliyorduk. Hiç mi yorulmaz bir kedi, canı hiç mi sevdirmek istemez? Yok. Zorla kucağıma aldığımda dahi bir dakika bile tutamıyordum. İnanın kollarım bütün çizik içinde. Yazın gören Müslümcüyüm zanneder, o derece. Yine de çok keyifli, unutulmayacak bir bebeklik ve çocukluk dönemi geçirdik. O kadar hareketliydi ki seyrederken biz yorulurduk.

Geldiğinden bir iki gün sonra evde kayboldu ortadan. Arıyorum, arıyorum, bulamıyorum. Kocamı aradım, evde olmayan adam nereden bilecekse kedinin nerede olduğunu. Benzer bir cevap aldım zaten. Buzdolabına bile baktım. Yok, yok, yok. Bütün evi geziniyorum, bizim yatak odasındaki şifonyere gözüme takıldı. Altta dört büyük çekmece ve en üstte iki küçük çekmece. Bizim el kadar manyak nasıl becerdiyse becermiş, en üst sağ çekmecede uyuyormuş meğerse. O çekmeceye sığmayacak hale gelene kadar orada yattı. Hatta öyle ki biz yatağa girdiğimiz anda o da çekmecesine giriyordu.

Baktım ki sürekli aynı yerde yatıyor bu sefer oraya nasıl girdiğini merak etmeye başladım. Bir gün merakıma yenik düştüm ve yere diz çöküp eğilip şifonyerin altını keşfetmeye çalışıyorum. Büyük bir merakla yanıma geldi. O da benim baktığım şekilde eğmiş kafayı bakıyor. Dışardan bakan birisi olsa çok gülerdi herhalde halimize. Sonunda keşfettim ki çekmecelerin bitimi ile şifonyerin arkası arasında bir mesafe varmış. Bizimki çekmeceleri basamak olarak kullanıp en üstteki Küçük Çekmece’sine çıkabiliyormuş. O çekmeceye sığmaz hale gelene kadar orada yattı. Sonra Küçük Çekmece’den Büyük Çekmece’ye taşındı :) Resimde kendisini Büyük Çekmece'de otururken görüyorsunuz :)

Bu evde kaybolma maceralarından birinde akşamın bir vakti yok oldu yine. Ve tabii ben yine bütün evi, buzluk falan dahil talan ediyorum. Bu arada bir de şöyle bir sorunum var ki; sağır bir kedi arıyorum. Yani ben onu görmediğim sürece sesimi duyup gelmesi gibi bir şey söz konusu değil. Bayağı bir zaman arandıktan sonra sonunda dışarıda aramaya karar verdim. Kocam da diyor ki nasıl dışarıya çıkacak. Nasıl olduğunu bilemiyorum ama evde olmadığına göre dışarıda demek ki. O zamanlar Çengelköy’de Ata2 sitesinde oturuyoruz. Çıktım dışarı otoparka doğru döndüm, sanıyorum kedi annesi içgüdüleri ile... Benimki duvarın dibindeki arabanın altına girmiş, köşeye büzülmüş duruyor. Beni görünce mırlaya mırlaya bir gelişi vardı ki, herhalde beni gördüğüne hiç bu kadar sevinmemiştir. Peki nasıl çıktı dışarıya diye düşündüm düşündüm, sonunda yatak odamızın camının pervazında otururken benim gelip camı perdenin üzerinden kapamamla düşmüş olabileceğine karar verdim. Çünkü o gün bugündür doğru düzgün yanaşmaz cam kenarlarına. Benim kucağımda bile rahat edemez.

Siz hiç bir kedinin dili dışarı sarkmış, köpek gibi nefes alıp verdiğini gördünüz mü? Biz gördük. Sebep? Kullanılmış bulaşık süngeri. Bir kaç sene önceye kadar evin içinde sürekli bir bulaşık süngeri saklama ve arama çalışması vardı. Oynarken tırnaklarına takılmasına sinir olup kurtulmaya çalışırken o süngerinin belirsiz bir yöne doğru patisinin içinden fırlayıp gitmesi delirtiyordu 05’i. Süngeri  gösterip ondan sonra alamayacağı bir yere koyardık, vitrinin veya kapının üstü gibi. Bizimki hemen plan proje yapmaya başlardı. Elindeki malzemeleri (mobilyalar) gözden geçirip, hangisinin üzerinden diğerine atlayarak hedefine ulaşacağını planlardı.

Tabii her veterinere gidişimiz ayrı bir olay. Artık çok gerekmedikçe 05’in sinirleri bozulmasın, veterinerdeki personel de hırpalanmasın diye genellikle evde hizmet alıyoruz. Henüz bir yaşında falandı sanırım. Babamla birlikte veterinere götürdük, ben arabayı park ederken babam bana inmeme gerek olmadığını, onun halledeceğini söyledi. Görünüş falan bembeyaz, pamuk gibi ya, millet benimkini nazlı prenses bir şey sanıyor. Nereden bilsinler manyağın teki olduğunu. Gerçi babam biliyordu ama o da egosunun kurbanı oldu sanırım. İçeri girdiler, zaten normal sürede çıkamayacaklarını biliyordum. Ama çıktıklarındaki manzara süperdi; en önde 05, görevli personelin elinde ancak adam kendisinden mümkün olduğu kadar uzak tutmaya çalışarak arabaya doğru geliyor. Adam köpeklere eğitim verilirken kullanılan kauçuk, tüm kolu kaplayan eldivenler giymiş kendisini korumak için. En arkada babam. Normalde bize bile kendisini ellettirmekten çok hoşlanmaz, başkalarının dokunmasından hiç hiç hoşlanmaz. E bir de yanında ben yokken iğne, aşı işlerine girişilince psikopata bağlamış içerde.


Diğer veteriner maceralarımız ve kızımın ergenlik (azgınlık) halleri çok yakında sizlerle :)

5 Şubat 2014 Çarşamba

DÖNENce

Siz takip edebildiniz mi ilk ne zaman döndü, bugüne kadar kaç kere döndü, döndü mü yoksa dönmedi mi?

Ne belediye başkanlığı döneminde, ne Erbakan’ın partisindeyken pek ilgimi çeken bir şahsiyet değildi kendisi. Gerçi ne yalan söyleyeyim halen ilgimi çekiyor değil, ancak mecburen duyuyorum, görüyorum, izliyorum. Haliyle hakkında bilgim artıyor. Bilgim arttıkça ilgim daha da azalıyor. Çünkü sürekli dönen bir adamı takip etsen ne olacak, takip etmesen ne olacak, dediğine inansam ne olacak? Yarın çıkıp tam tersini söyleyeceğini görmek için Nostradamus olmaya gerek yok.

İlk ne zaman dönmeye başladı tam bilemiyorum. Diyorum ya, kendini takip eder falan değildim. Ama benim takip etmemem gazetecilerin de takip etmediği anlamına gelmiyor tabii. Aldığı nefeste bile peşindeler, söylediği her sözü arşivlerden dönüp araştırıyorlar. Ama benim bildiğim ilk dönmesi “Milli görüş gömleğimi çıkardım.” dediği zamana denk gelir. Bulabildiğime göre 2003 yılında söylemiş bu sözü. Kendisi 1954 doğumlu, imam hatip mezunu. Yani doğumundan bu yana üzerinde olan gömlek, her ne kadar çıkardığını söylese de üzerine yapışmış, derisinin yerini almış olmalıydı diye düşünmüştüm ben. 49 yaşına gelmiş bir insan ne kadar değişebilir ki? Muhafazakar demokrat olduğunu söyleyen bu şahsiyetin “Demokrasi bizim için amaç değil araçtır. Demokrasi bir trendir, istediğimiz durağa gelince ineriz.” dediğini de unutmadım.

Bugün hala kendisinin demokrat olduğunu söylüyor. Hadi onun söylediği bir şey değil de hala ona inanan insanların bence acilen bir zeka testine girmeleri gerekiyor. Hangi demokrat hangi demokraside bunları yapmış acaba?

Hatırladığım kadarıyla nerelerde dönmüş sizlere de tekrar bir hatırlatayım. “Benim milletimin dili tekdir.” diyip ondan sonra bunu “tek din”e çeviren bir şahsiyet. Bedelli askerlik için “Ben böyle bir sorumluluğun altına giremem. Parası olan var, olmayan var. Kimsesizlerin kimi, sessiz yığınların sesi olarak yola çıktık.” dedikten sonra neredeyse mutluluktan dört köşe şekilde bedelliyi ilan etti. “Nato Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle saçmalık olur mu?” dedi, peşinden “Nato Libya’yanın Libyalılar’a ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir.” dedi, cümlenin saçmalığı kendinden menkul. Füze kalkanının komutası için “Topraklarımızın genelinde böyle bir şey düşünülüyorsa zaten bu kesinlikle bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil.” dedi, sonra “Komuta sisteminin tamamıyle Nato’da olması gerektiğini söyledik.” dedi. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yalan, koskoca bir yalan.” dedi sonra bir aydınlanma yaşadı (ampulden olabilir mi acaba) bu lafı diline doladı da doladı. Haa inanarak mı söylüyor dersen, bence kesinlikle hayır. Davos’ta “One minute” dedi, Perez’e giydirdikçe giydirdi (o konuşmasını çok iyi dinlemek lazım, çok ciddi bir karakter tahlili de var aslında, neden artık sürekli bağırmakta olduğunu kendi ağzından duyun.) Sonra “Ne İsrail halkını, ne Cumhurbaşkanı’nı hedef almadım, moderatöre tepki gösterdim.” dedi. Önce BOP için “Ellerine bir kağıt almış dolaşıyorlar. İspat edemezlerse alçaktırlar, şerefsizdirler.” dedi. Sonra BOP’un eşbaşkanı olduğunu söyledi. AB için “Almayacaklar bizi. Ben keramet ehli falan değilim ama görürsünüz almayacaklar bizi. AB Hristiyan Katolik devletler birliğidir.” dedi. Halen AB kapılarında süründüğümüzü herkes biliyordur herhalde. “PKK ile görüşen şerefsizdir.” dedi, görüşebildiği başka kim kaldı sorarım size. Youtube’da hepsi tarihleriyle birlikte var.

Cemaat ile olan ilişkisi bile aynı şekilde değil mi? Daha 2013 Türkçe Olimpiyatları sırasında Pensilvanya’ya neredeyse Sezen Aksu’dan Geri Dön şarkısını gönderecek kadar özlemişti. Gerçi o daveti duyduğumda da neden davet ediyor şimdi, havaalanından tutuklayıp içeri mi atacak yoksa diye bir komplo teorisi geçmişti içimden. Can ciğer kuzu sarması oldukları, birbirlerini kardeş olarak tanımladıkları, “Ne istediler de vermedik” dedikleri cemaati bugün örgüt, paralel devlet ilan ediyor.

Balyoz, Ergenekon için bunlar sahte delillerle üretilmiş davalar diye insanlar yırtınırken, “Ben bu davanın savcısıyım.” diyordu. Bugün kendisi de aynı noktaya geldi, kumpas diyor.

Ve daha dün ucu kendine kadar uzanabilecek davalar için yargıyı (ve emniyeti) hallaç pamuğu gibi atan bu şahsiyet Ali İsmail Korkmaz için “Yargı süreci ile ilgili söyleyecek hiç bir sözüm yok.” diyor. Daha dün dinlemeler için “Abdestinden şüphesi olmayanın namazından şüphesi olmaz.” diyenler hatta “Kayıtlar herhangi bir nedenle alenileşirse yayınlamak suç olmaz.” diye kanun maddesi çıkartmaya çalışanlar bugün dinlemeleri nasıl engelleyebilecekleri konusunda kafa patlatıyorlar.


Ve siz hala bunların dediklerine inanıyorsunuz! Sonunda yine bizim dediğimize geleceksiniz, bu dönencelerin geldiği gibi. İnat etmeyin, bugünden gelin de bu güzel vatanda insanca yaşayalım. 

3 Şubat 2014 Pazartesi

ERKEKLERE NE OLDU?



Bilemiyorum son zamanlarda otuzlu yaşlarını süren kız arkadaşlarınızla hiç konuştunuz mu, ilişkileri hakkında bir fikriniz var mı.

Etrafımdaki ilişkilere baktığım zaman erkeklerin ne yapmak istediğini artık anlayamadığıma karar verdim. Eskiden de farklı düşünen erkekler vardı ama ayırt etmek kolaydı. Nasıl bizleri yatılacak kadın evlenilecek kadın olarak ayırırlarsa, biz de onları öyle ayırırdık tabii. Yine de gönlümüzü serserilerden kurtarmak pek kolay olmazdı. Ama şimdi durum bu kadar net anlaşılamıyor. Sapla saman birbirine karışmış durumda.

Arkadaşlarımın başlarına gelenlerden bir özet sunayım sizlere de ne demek istediğim daha iyi anlaşılsın.

Örnek 1: Çok sevdiğim bir arkadaşımı (Ayşe) bir erkekle tanıştırıyorlar. Bir kaç kez hep birlikte dışarı çıkıyorlar. Adamın kadını beğendiği belli, sürekli tek buluşmaları için de teklifte bulunuyor çünkü. Bir kaç teklifin sonunda Ayşe buluşmayı kabul ediyor, bir Cuma akşamı buluşmak üzere sözleşiyorlar. Buluşmaya bir kaç saat kala Ayşe’ye bir mesaj geliyor “Ya Cuma akşamı çok trafik var, çok da yorgunum. Gelemeyeceğim.”

Bu kadar zamandır uğraştın da tam kuyruğuna gelmişken bu ne demek? Hadi onu geçtim, bir telefon açıp söyleyebilecek kadar da mı cesaretin yok be adam? Okuduğum ve çok sevdiğim bir duvar yazısı vardı bir zamanlar, böyle insanları gördükçe aklıma o geliyor; “Sevgilim, senin için dağları deler, denizleri aşarım... Cumartesi görüşürüz, yağmur yağmazsa...” Dağları delecek, denizleri aşacak adamlar pek kalmadı artık, hadi onu anladık da yağmurda eriyeceklerini sanan adamlara da henüz alışamadık beyler, bilginiz olsun :)

Örnek 2: Bir başka kız arkadaşım biriyle görüşüyor. Görünüşte her şey inanılmaz yolunda. Çok kibar, ince düşünen (tahmin ettiğiniz gibi gay çıkmadı, devam edin okumaya), yatakta başarılı, arkadaşımın en ufak bir sıkıntısında koşup gelen, ideal erkek arkadaş. Sorun yataktan çıkıyor ama. Birlikte oldukları sayılı seferler gayet başarılı geçmesine rağmen adam tüm libidosunu kaybetmiş gibi davranıyor. Her hafta sonu ailesinin şehir dışındaki evine kaçıyor, ama oraya vardığında arıyor, yatmadan arıyor, kalkınca arıyor. Seks dışında hala gayet ilgili, birlikte bir yerlere gitmek için sürekli organizasyonlar yapıyor ama gerisi yok. Senelerce evlilik yaşamış insanların cinsel hayatı bile bunlarınki kadar yavaşlamış olamaz. Bir başkası var desem birlikte arkadaş ortamlarına katılıyorlar. Netice; adam henüz farkında değil belki ama arkadaşım yeni alternatiflere doğru yelken açmak üzere.

Örnek 3: Tamam, biz kadınlar da garibiz, saçma sapan huylarımız var... Adam ilk görüşmeden elimizi tutmaya (veya daha ileri gitmeye) kalksa sapık, on görüşmeden sonra bile hala en ufak bir harekette bulunmamışsa gay diyebiliriz. Her iki yöne doğru da ucunu kaçırmamak lazım. Ne ilk seferde saldırın, ne de kadın artık sizi tamamen “kardeş” modunda görmeye başlayınca kadar bekleyin. Bir ortasını tutturun arkadaşlar.

Netice itibariyle; aslında çok uzun zamandır söylediğim şeyi mi idrak ediyor erkek arkadaşlar acaba? Benim tezim şudur ki; erkekler ilk varoluşları sırasında bir hata yapmışlar ve kadın erkeği kovalaması gerekirken erkek kadını kovalar hale düşmüş. Belki de bugün artık farkına vardılar bu gerçeğin, kadınlar nasıl senelerce erkeklere naz yaptılarsa şimdi erkekler daha da nazlı bir şekilde davranıyorlar. Ama bu haliyle bence kadın olmanın bütün tadı kaçıyor. Bazı şeyler klasik şekliyle kalmalı, erkek kadına ilgisini göstermeli, biraz peşinden koşmalı. Yoksa bu gidişin sonu pek parlak değil bence. Ya kadınlar da sıfır libido ile hayata bakacaklar, yada lezbiyen olacaklar :)

Tabii bu konuya bir önerisi, yorumu olan varsa hadi yazın bana, merakla bekliyorum.


20 Ocak 2014 Pazartesi

SAPIK

Merhaba,
Herkese güzel bir hafta diliyorum öncelikle.
Geçtiğimiz haftalarda Hürriyet’in Güzin Abla köşesinde çıkan bir yazı beni benden aldı. Yorum yapmadan, üzerine yazmadan duramadım. Yazının konusu 21 yaşındaki üniversite öğrencisi bir kızın sevgilisi ile cinsel hayatları üzerineydi. Merak edenler yazıyı en altta bulabilir veya bu linkten ulaşabilirler. (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25528330.asp )

Dediğim gibi dertli kızımız 21 yaşında bir üniversite öğrencisi, ergenliği geçmiş, reşit olmuş. Bugün oy kullanabilir, isterse silah alabilir. Erkek arkadaşı telefonda bile seks konuşmak istiyormuş. Kız kimi zaman ona ayak uydurmaya çalışmış, kimi zaman becerememiş, istememiş. Netice olarak erkek cinsel ilişkide bulunmak isteyince kız da ayrılmakta bulmuş çareyi.

Buraya kadar pek bir şey yok. Herkesin kendi kararıdır, kendi tercihleridir. Hepimiz saygı duymak zorundayız. Beni benden alan Güzin Abla’nın (Feza Algan) cevabı oldu. Önce kızımıza “Benimle gırgır mı geçiyorsun?” diye soruyor. Sonra genci direkt olarak “sapık” diye tanımlıyor. SAPIK!

Öncelikle şuradan başlamak istiyorum; bir insanın başka bir insanlar olan aşk ilişkisini diğer ilişkilerden ayıran en ve tek belirgin şey nedir? Cinsellik. Bunun dışında yemek yemeyi de, sinemaya gitmeyi de, sıkıntılarını paylaşmayı da herkesle yapabilirsin. Ama biz toplum olarak kadınlarımızı öyle bir yetiştiriyoruz ki... Kadın değil sevgilisi ile, kocası ile bile cinselliği rahat yaşayamıyor. Bunu sadece bir görev olarak görüyor. Her iki taraf için de tatsız bir olay haline geliyor. Halbuki cinsellik ve birbirine dokunmak (cinsel içerikli olmaksızın) iki insanı birbirine en fazla yakınlaştıran şeydir. Bu bilimsel olarak da ispatlanmıştır. Özellikle kadınlarda daha yoğun olmak üzere dokundukça beyinde salgılanan bir “bağlılık hormonu” var.

21 yaşında bir kızın seks hayatına yeni adım atıyor olması nedeniyle, bu istekleri sapıklık olarak tanımlamasını anlayabilirdim de, koskoca kadının, üstelik de Hürriyet gibi bir gazetede yazan bir kadının bunları sapıklık olarak tanımlaması bana çok korkunç geldi.

İkinci olarak bir söz vardır “Sex is dirty if you do it right.” yani “Seks doğru yaptığında kirli bir şeydir.” Aynı fikirde olabilir veya olmayabilir Feza Hanım ancak genç bir insanı gazeteden SAPIK olarak tanımlamak bana çok ağır geldi. Kendisi aldatılmış ve terk edilmiş bir annenin çocuğu olduğu için yaşadığı travmaları atlatamamış olabilir, cinselliğin sadece misyoner pozisyonunda yaşanması gerektiğini düşünebilir, fantazilere karşı olabilir. Ancak bu yine de birisini sapık olarak tanımlamasını gerektirmez.

Buradaki önerileri çok daha farklı olabilirdi. Bunun bir ihtiyaç olduğunu, ancak seksin sevgi ile güzelleşeceğini ve anlam kazanacağını belirtebilirdi. Seven insanların arasında ancak iki tarafın üzerinde anlaşacağı bir sınır olması gerektiği, her şeyin tek nefeste tüketilmemesi gerektiği, yaşının oldukça genç olması sebebiyle bu ilişkide yaşayacaklarını zamana yayması ama kendini toplum baskısı nedeniyle kısıtlamaması gerektiği gibi...

Benim Feza Hanım’a tavsiyem bu tür cevaplar vermeden önce işi bir uzmanına sorsun, kimseyi bu şekilde itham etmesin, genç kızlarımızın hayatına böyle saçma sapan yön vermeye kalkışmasın.

Telefonda bile seks konuşmak istiyordu
21 yaşında üniversite öğrencisiyim. Benimle aynı yaşta bir erkek arkadaşım vardı, şimdi ayrıyız. Ayrılmamızın nedeni onun benimle cinsel ilişkide bulunmak istemesiydi.
Sevgili Güzin Abla, ben 21 yaşında üniversite öğrencisiyim. Benimle aynı yaşta bir erkek arkadaşım vardı, şimdi ayrıyız. Ayrılmamızın nedeni onun benimle cinsel ilişkide bulunmak istemesiydi.
Telefonda konuşurken, internetten mesajlaşırken bile benimle hep seks hakkında konuşmak isterdi.
Bazen ona uydum, ben de konuştum. Sadece sanal anlamda ama gerçeğini yapamadım.
O bir de üstelik küfürlü konuşmayı seviyor.
Bana çok ters geliyordu.
O bunların normal şeyler olduğunu, bu şekilde tahrik olduğunu söylüyordu.
Ben bu isteklerini karşılamayınca, benden ayrıldı.
Sizce bunlar normal mi? Yoksa gerçekten seven insanın böyle davranmaması mı gerek? Anlayamıyorum, yardımcı olun lütfen.
Ben onu hâlâ seviyorum ama istediklerini yapamam.
Akıl verin.
Rumuz: Rocky girl
Kızım üniversiteye giden bir kızın bu kadar saf ve bu kadar dünyadan habersiz olmasını aklım almadı, inan bana. Yoksa benimle gırgır mı geçiyorsun sen?
Ya da aklını kaçırmış olmalısın, hâlâ “ben bu genci seviyorum” derken.
Kızım bu tip insanlara sapık denir; hiç mi duymadın?
Seni istemediğin bir ilişkiye hem de doğa dışı, anormal bir birleşmeye zorlaması bir yana, bir de üstelik senin gibi tertemiz bir genç kızı küfürlü, cinsel içerikli rahatsız edici konuşmalara zorlayan bir gençten şükür ki kurtulmuşsun.
Ama sen şükretmek yerine, “onu hâlâ seviyorum” diyorsun. “Seven bir insan bunları yapmalı mıdır” diye de soruyorsun...
Başına çok üzücü şeyler gelmeden, seni bırakmış olması senin için çok büyük bir şans...
Yok yok, sen hâlâ onu sevmekten söz ederken şaşırmış olmalısın.
Sanırım biraz düşünüp, aklını başına toparlayacaksın. İyi ki de bunları yapmaya kalkışmadan bana yazmışsın.  

26 Aralık 2013 Perşembe

SEKSTEN KORKMALI MI KORKMAMALI MI?


Şu dünya üzerinde geçirdiğim 40 güzel yılın neticesinde herkes gibi benim de bazı tespitlerim oldu.

Mesela ailemizin görüşlerinin çok uzağına düşmeyiz genelde. Çevremizde de genelde kendimiz gibi düşünen insanlar vardır. Ancak bir gün gelir, herkesle ters düşebilir insan. En yakınları ile bile. İyi kötü demokrasi olan bir ülkede yetiştiğimiz için çoğunluk olmanın haklı olmakla eş değer olduğunu düşünüyoruz çoğu zaman da. Halbuki Galileo Galilei 1600’lü yılların başında dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen tek kişiydi. Kendisinden önce var olmuş tüm insanların ve aynı devirde birlikte yaşadığı tüm insanların karşısında tek bir kişiydi buna inanan. Vatikan Klisesi tarafından iki kere yargılanmış ve sonunda ömür boyu ev hapsine mahkum olmuştur. Ama neticede gördük ki dünya gerçekten yuvarlak.

İnsanlar tutarlı davrandıklarını düşünerek hareket ederler, bu hepimiz için geçerlidir. Ama bu doğru değildir. Beyin bizi bu şekilde yönlendirmekte ve yönetmektedir. Ancak kendimizi tanımaya ve başkalarını bırakıp kendimizi analiz etmeye yöneldiğimiz zaman kendi hatalarımızı fark edebilir hale geliriz.

Bu girizgahtan sonra asıl konuya yaklaşayım biraz daha. Aslında netice olarak insanlar ikiye ayrılır; sizinle aynı fikirle olanlar ve olmayanlar. Bir çok konuda sizinle aynı bakış açısına sahip olan arkadaşınızla çok temel bir konuda anlaşamayabilirsiniz. Ailenizin olay bu kadar netken nasıl böyle bir yorumda bulunabildiğini/tavır aldığını çözemeyebilirsiniz. Bu arada beynin kimi zaman bazı şeyleri kabul edemediğini biliyor musunuz mesela? Olay gözünün önünde gerçekleşmiş olsa da eğer bunu kabul etmek kendi inandığı değerlere çok büyük zarar verecekse beyin konuyu bloke edebiliyor. (Bu konu ile ilgili daha detaylı yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz;

Mevzu aslında şudur ki; herkesin gönlüne göre bir imam bulması mümkündür. Mesela seneler önce bir futbolcunun, maçta fazla oynamaması için rakip takımın önerdiği  rüşvetin helal olduğuna dair bir imamdan onay aldığını unutmamak lazım.

Başlığa gelince... Hani “Buraya kadar okuduk seksle ilgili bir şey göremedik...” diyorsanız... Siz ne düşünüyorsanız düşünün sizinle aynı fikirde olan insanlar da bulacaksınız, sizinkiyle taban tabana zıt düşünen insanlar da bulacaksınız.
Bugün Hürriyet’te Güzin Abla köşesini devam ettiren Feza Algan’ı okuduğumda bu konuyla ilgili yazmalıyım diye düşündüm. Konu zaten ilgi çekiciydi. Normal olarak da her blog’un ilgiye ihtiyacı var :) (Merak edenler yazıya bu linkten ulaşabilirler  http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25436590.asp )

Okumayacak olanlar içinse özetleyeyim; 55 yaşlarında İngiltere’de yaşayan bir Türk beyefendi Feza Hanım’ın cinsellik ile yaptığı yorumlardan ve yönlendirmelerden memnun olmadığını, Türkiye’deki genel seks anlayışının yerine seksi yaşamaktan korkmamanın gelmesi gerektiğini ve Afrika’daki dişi hayvanların bile erkeği cezbetmek için koku saldığını, bizim onlardan geri olmamıza gerek olmadığını söylüyor. Feza Hanım da tabii ki Türkiye’nin İngiltere gibi olmadığını söylerken hayvanlarla kıyaslanmaktan rahatsızlık duyduğunu ve beyefendinin yorumlarını beğenmediğini belirtiyor.

Bu yazıyı dünyanın neresinde birilerine okutursanız okutun genel olarak alacağınız tepki iki türlüdür; beyefendiye katılanlar ve katılmayanlar (yada Feza Hanım’a katılanlar). Onda bile beyefendinin seksi yaşamaktan korkmama önerisine katılanlar da kendi aralarında ikiye ayrılacaktır; Afrika’daki hayvanlarla kıyaslanmakta bir yanlışlık görenler ve görmeyenler. Yine aynı şekilde Feza Hanım’a katılanlar ve katılmayanlar da kendi aralarında aynı şekilde ikiye ayrılacaktır.

Aslında Orhan babamız ne kadar haklıdır “Bence sen de haklısın.” derken. Olay tamamen hangi taraftan bakmakta olduğunuzla, yani bakış açınızla alakalıdır. Paranın iki yüzü durumu yani.

Hayat aslında bu kadar basit. Her zaman sizinle aynı fikirde olan ve karşı olan insanlarla karşılaşacaksınız. Türkiye’de değil İngiltere’de doğmuş olsaydınız kadınların cinsel hayatı hakkında çok daha geniş bir bakış açısına sahip olabilirdiniz. Kutuplarda Eskimo olarak doğsaydınız karınızı akşam evinizde kalan misafire sunmak çok doğal gelecekti size. Hatta misafir reddetse çok ayıplayacaktınız onu.


Bence hayatta kültürlere göre bile değişmeyen şeyler esas alındıktan sonra geri kalanın hepsi teferruattır. Yani öldürmek, hırsızlık, yalancılık haricinde kalanlara, sekse bakış açısı da dahil, müsamaha göstermekte hiç bir sakınca yok...

24 Aralık 2013 Salı

CANSU VE AŞKIN


Hayat bazen zarları öyle bir denk düşürüyor ki insanın önüne... Sana kalan sadece ayağına gelen topa ufak bir vuruş yapmak oluyor... Anlatacağım hikayede de bana düşen sadece “Evet, çok güzel...” demek oldu ama ortaya fıkra gibi bir anı çıktı. 

O zamanlar Çengelköy’de Ata2 sitesinde oturuyorduk. Cansu çook eski arkadaşım. Aşkın da çook samimi arkadaşım. Aşkın bizim evdeydi. O akşam tüm arkadaşlar bizde toplanacaktık. Ama Cansu Göztepe’de oturuyordu ve Çengelköy’e gelebilmesi oldukça zordu. Cansu ile telefonda konuşurken aklıma geldi, bende araba vardı. Arkadaşlar geleceği için ben çıkamazdım ama Aşkın gidip Cansu’yu alabilirdi.

Aşkın’a sordum Cansu’yu Göztepe’den alıp alamayacağını. “Güzel mi?” dedi. “Çoook” dedim. “Alırım tabii yaa...” dedi. Almaz mı hiç, alır tabii.

Peşinden Cansu’ya dedim ki “Aşkın seni alırsa gelir misin?”. Soruya yine aynı soruyla cevap geldi, “Güzel mi?”...

Tabii sorulardan anlamış olmalısınız her ikisinin de erkek olduğunu. Ve tabii  klasik erkekler olarak bu soruları sormaları gayet normaldi aslında. Cansu Aşkın'ı, Aşkın ise Cansu'yu kız sanmıştı. Ama ben de önüme kadar gelmiş bu eğlence fırsatını kaçıramazdım. Güzel Aşkın, Güzel Cansu’yu almak üzere parfümlenip çıktı evden. Eminim Cansu da benzer yollardan geçmiştir Güzel Aşkın’ı beklerken, çünkü geldiğinde o da iki dirhem bi çekirdek giyinmiş, süslenmişti. Bir erkek ne kadar süslenebilirse tabii...

Aşkın benim arabayı alıp gittiğinden Cansu’nun onu tanıması gayet kolay olmuş. Cansu apartmandan çıkıp arabaya doğru yürümeye başladığında Aşkın hiç bakmamış bile gelene. Ama ne yazık ki bakmadığı o adam arabanın yanına kadar gelip parmağını uzatarak “Aşkın??” diyince, o da “Cansuuu?????” demek durumunda kalmış.


Umduklarını bulamadan gelmişler kuzu kuzu :)

BEN SENİN BİLDİĞİN KIZLARDAN DEĞİLİM



Ne klişe bir cümledir bu. Ne kadar art niyetli, ne kadar kötüleyici, ne kadar çakal bir cümledir.

Vakti zamanında tanıdığım bir kadın, ki o zamanlar onun şirketinde çalışıyordum, bana “Kadın kadının kurdudur.” demişti. Çok anlamamıştım ne demek istediğini. Kocası başka bir kadın yüzünden terk etmişti benim patronu. O da gidip o zamanın en büyük skandallarından birini patlatmıştı kocasının yaptığı işleri basına açıklayarak. Gerçi başka bir kadından dolayı da demişse bu kurtluk meselesini; sen kocana güvenemeyip, sana herhangi bir söz vermemiş, seninle birlikte iyi günde kötü günde diye yemin etmemiş bir kadına güvenmeye çalışmak da veya ondan medet ummak da ne kadar doğrudur ki? Neyse, sonradan kendisini bir yere referans gösterdim ve ne demek istediğini işte o zaman anladım. Yanında staj yaptığım dönemde de cep telefonumu (cep telefonları yeni çıkmıştı), kendisininkiyle aynı model olan arabamı, yurtdışı gezilerimi kıskanan bu kadın benim için herhalde mümkün olabilecek en kötü referansı vermişti. Kendisinin yanındayken bir öğrenci olduğumu bile göz önünde bulundurmadan konuşmuş da konuşmuştu.

Nereden gelip bağlamışım bu konuyu diyeceğim ama daha ilk paragrafta mı dağıtmışım ben kendimi yahu... Bir toparlama girişiminde bulunayım bakayım nereye gidiyoruz.

Bir insan size sürekli aynı şeylerin vurgusunu yapıyorsa, o vurgu yapılan şey aslında başınızdadır yada o insan öyledir dikkat edin. Özellikle Gezi olayları esnasında sanıyorum bir çoğumuzun denk geldiği bir söz vardı; “Özgürlük ve demokrasi kelimelerini sürekli duyduğunuz dakika şüphe edin. Gerçekten özgür olduğunuz memleketlerde kimse size özgür olduğunuzu sürekli vurgulamaz.” (Jacque Fresco). Yani bir insan size sürekli bir şeyden bahsediyorsa o konuda çok dikkatli olmanız gerekiyor aslında.

Eğer bir kız erkeğe “Ben senin bildiğin kızlardan değilim.” diyorsa mesela... Aman diyorum dikkatli olun.

Şöyle düşünün; siz bir arkadaşınızın evine oturmaya gittiniz, evde ikinizden başka kimse yok. Arkadaşınıza der misiniz hiç “Ben hırsız değilim, sen içeriye rahat rahat gidip, beni burada bir süreliğine tek başıma bırakabilirsin.”? Eğer gerçekten bir hırsız değilseniz, böyle bir şey aklınızın ucundan bile geçmez. Yada mesela bir arkadaşınıza kaybettiğiniz kaleminizi soruyorsunuz. Eğer konu ile gerçekten hiç bir alakası yoksa en son nereye bıraktığınızı sorar, size bir şekilde yardımcı olmaya çalışır. Ama eğer o almışsa kalemi “Kalemini neden bana soruyorsun? Bir şey mi ima etmeye çalışıyorsun?” gibi sorular soracak, aslında suçlu olmadığını ima etmeye çalışırken yakayı ele verecektir. Bu durum da çok benzer bir durumdur. Aslında bir çok şey yaşamıştır ama karda yürüyüp izini belli etmemek istiyordur. Bu nedenle odağı kendinden saptırıp daha önceki kız arkadaşlara çevirir.

Kız/Kadın “Ben senin bildiğin kızlardan değilim.” diyerek kendinden önce erkeğin hayatına giren kızları töhmet (henüz kanıtlanmamış suçlama) altında bırakıyor, bir nevi kaşar yerine koyuyor. Ayrıca sen nereden bilebilirsin ki adamın hayatına giren kızları? Belki hepsi çok mazbut kızlardı. Ee o zaman sen kendini ne yerine koymuş oluyorsun hiç düşündün mü?

Bu meseleye siyasetten de örnek verebilirim. Çok sevgili Başbakanımız PKK için “Görüşen şerefsizdir.” Demiyor muydu? Eee ne oldu? Gördük ki görüşüyormuş. Bu tür ağır sözler, yeminler varsa konuya çok daha dikkatli yaklaşmanızda, karşınızdakinin bundan sonraki davranışlarına dikkat etmekte çook çok fayda var. Muhtemelen kimseden yemediğiniz kazığı onlardan yersiniz.

Haaa, tabii bu arada sizi acayip kıskanan, her adımınıza, neredeyse giyeceğiniz dona kadar karışan bir erkek arkadaşınız varsa ona da dikkat edin. Ya gerçekten hastadır. Yada sizi sürekli töhmet altında bırakıp dikkati kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor olma ihtimali çok yüksektir. En sıkı boynuz genelde böylelerinden gelir.

Yukarıda söylediğim sözü yineleyerek bitirmek istiyorum yazımı. “Özgürlük ve demokrasi” kelimelerinin yerine istediğiniz kelimeyi koyabilirsiniz artık.

“Özgürlük ve demokrasi kelimelerini sürekli duyduğunuz dakika şüphe edin. Gerçekten özgür olduğunuz memleketlerde kimse size özgür olduğunuzu sürekli vurgulamaz.” (Jacque Fresco).

28 Kasım 2013 Perşembe

ZOR KADIN


Altıncı buluşmalarıydı. Kadın bundan önceki buluşmalarında erkeğin üstü kapalı olarak yaptığı birlikte kalalım tekliflerini bir şekilde boğuntuya getirip atlatmıştı. Hem prensipleri vardı, hem de adamın gözünde hafif kadın imajı yaratmak istemiyordu. Sinemada buluştuklarında hala bu geceyi de nasıl atlatabileceğini düşünüyordu. Her ne kadar kendisi de gitmek istiyor olsa da gitmemesi gerektiğini biliyordu. Erkeklerin çaba harcamadan sahip oldukları kadınları nasıl harcadığını bir çok arkadaşında test etmişti. Yine de özlemle sarıldı adama, sıcaklığını hissetti. Film boyunca birbirlerine sokularak oturdular. Sinemadan çıkıp arabaya doğru yürümeye başladıklarında daha teklif gelmeden kadın ertesi gün ne kadar erken kalkması gerektiğinden, çok yorucu bir günün kendisini beklediğinden, eve gider gitmez yatağa gireceğinden bahsetmeye başladı. Adam kadını eve bıraktı. Ondan sonraki günlerde adamın mesajları ve aramaları azaldı. Zaten fazla önüne dökülmeyen o güzel sözleri duyulmaz oldu. Kadının aramalarına geç dönülmeye başlandı. Ve sonra bir gün hiç geri aramadı adam kadını.


Kadın çok üzüldü. Güzel bir şeyler paylaştıklarını, iyi bir şeylere doğru yelken açmak üzere olduklarını hissediyordu çünkü. Adamsa pek üzülmedi. O gece eski bir kız arkadaşını aradı kadını eve bıraktıktan sonra. Bir bara gidip bir kaç kadeh bir şeyler içtiler, dans ettiler ve adamın evine gittiler. “Bu da diğerleri gibi çıktı.” diye düşündü adam. 39 yaşındaydı. Çok yakışıklı sayılmazdı ama karizması vardı. İyi okullar ve düzgün bir işle süslenmiş görüntüsü kadınların ona gelişini yeterince kolaylaştırıyordu. Gençliğinden beri popüler bir erkek olmuştu ve yeterince kadın tanımıştı. Hayatına giren kadınların hiç birinin kendisine yataklarından üç erkekten fazlasının geçtiğini söylememişti. O yüzden bu numaraya karnı toktu. Tanıştığı hatunlar onu hızla değerlendiriyor ve bir gecelik erkek olarak harcanmayacak kadar iyi buluyorlardı. Huyunu suyunu bilmeden evlenilecek adam olduğuna nasıl karar verirlerdi pek anlamıyordu ama çok umursadığı da söylenemezdi zaten. Kendisine dürüst davranabilecek bir kadın arıyordu. Zaten çok fazla sorgulayan bir adam da değildi. Kız arkadaşlarının eski sevgililerini sormaz, detaylara girmek istemezdi. İlk olmanın değil, son olmanın önemli olduğunu bilecek kadar kafası çalışan, kıyaslamalardan korkmayacak kadar erkeklik gücüne değil, kadını mutlu etme yeteneğine güvenen bir adamdı. Aklı tekrar kadına gitti. “Ne kadar geç verirse, o kadar kıymetli olacak sanıyor.” diye geçti aklından. Kadının da yaşı çok ufak değildi aslında. Otuzunu geçmişti ve biyolojik saati çalışan, hatta zır zır öten kendisi değildi. Her erkekle yatağa gitmeden önce en az bu kadar zaman geçirdiğini düşünürse kadının önünde fazla vakit kalmadığı görülürdü. Ya tenleri uyuşmazsa... O kadar zaman boşa gitmiş olacaktı. Gerçi kadınların bu “namuslu” gözükme çabasını da anlamıyor değildi, hele de Türkiye gibi bir coğrafyada. Ama böyle bir adam olmadığını da kadınlara mümkün olduğu kadar belli etmeye çalışıyordu. Bir cafe’ye girip kendine bir Türk kahvesi söyledi. Etrafındaki insanları incelerken düşünmeye devam ediyordu. Tabii ki ne kadın, ne de erkek ondan ona giden bir insanla birlikte olmak istemezdi. Ama kadınların “Zor Kadın” olmayı nasıl yanlış anladığı geldi birden aklına. Yirmili yaşlarının sonunda tanıştığı o kadını düşündü. Gördüğünde ne kadar etkilenmişti. Kızıl saçları, yeşil gözleri, süt gibi teni, her erkeğin rüyalarını süsleyecek kıvrımlara sahip vücuduyla aklını başından almıştı. Göz göze her geldiklerinde pantolonun içine ateş düşmüş gibi oluyordu ama kızın cool tavırları nedeniyle kendini tutmaya çalışıyordu. Daha en baştan birlikte kalacakları bir gece geçirmeyi teklif ederek kadın budalası gibi gözükmek istemiyordu. Ne de olsa olacaktı... Kadının gözlerinde bunu gayet net görüyordu. Bir kaç buluşmadan sonra sonunda vuslata erdiler. Beklediği kadar sarsıcı bir gece değildi. Asıl sarıcı olan o gecenin sonrasıydı. O cool kadın neredeyse sihirli bir değnek değmiş gibi yok olmuş günde elli kere arayan, sürekli hesap soran, etrafındaki her dişiden onu kıskanan, sanki evlilik teklifi almış hatta gün almışlar gibi kesin tavırlarla geleceğe dair planlar yapan bir kadına dönüşmüştü. Halbuki bütün güzelliğinin yanında onun o cool tavırlarına tav olmuştu asıl. Hayatını kendi idame ettirebilecek güçte bir kadın, kimseye ihtiyacı olmayan, onsuz programlar yapan bir kadın. Kadının işi, aktiviteleri ve arkadaşlarının arasında kendine bir yer açmaya çabalamasıydı adamın hoşuna giden. Kadınlar bunu yanlış anlıyorlardı işte. Erkekler yatağa atmak için uğraştıkları kadınları değil, hayatlarında kendilerine yer açmak için uğraştıkları kadınları zor kadın olarak nitelerlerdi. Bir adamın amacı yatağa atıp gitmekse, kadın altı ay da uğraştırsa fark etmezdi. Adam giderdi zaten. Hem de o kadar hızlı giderdi ki kadın anlamazdı bile niye gittiğini. Kadınların namuslu gözükmek uğruna bir çok ilişkiyi nasıl da ıskaladığı, bir şans bile veremeden elinden kaçırdığı inanılmazdı. 

21 Kasım 2013 Perşembe

KEDİ GÜNCESİ 1



Öyle deli, öyle manyak bir kedimiz var ki... Sanki diğerleri farklı diyeceksiniz, e doğru, çok haklısınız. Ben şimdiye kadar normal bir kediye pek rastlamadım. Ki elimizden az kedi geçmedi. Eşimle bir gün şöyle bir hesapladık da bizim 05’in yavrularını da dahil edersek 25-26 civarında kedi geçmiş evimizden 13 yılda. Bu sayımın üzerinden de sanıyorum 3 kedi daha geçti. Bir tanesi hariç hepsini sahiplendirdik.

Neyse benim kediye geri dönelim; benimki gerçekten manyak. Gittiğimiz veterinerde kendinden Efsane diye bahsediliyor. Benim hiç tanımadığım, görmediğim çalışanlar “05’in sahibiyim(!)” dediğimde hemen tanıyorlar. Kedinden dolayı tanınıyor olmak da ayrı bir ilginç tabii.

05 bize geldiğinde 1.5 aylık ancak vardı. 2001’deki krizle birlikte işten çıkarılmıştım ve çocukluğumdan beri süregelen kedi isteğim tavan yapmıştı. Neredeyse kedi diye miyavlamak üzereydim. Hatta hiç unutmam Kedi de Kedi diye bir kitap almıştım. Tam bir çocuk kitabı. Ve kitabın ilk cümlesi “İpek bir kedisi olsun istiyordu.” Allahım, benden bahseden ve beni anlatan bir kitap diyip hemen aldım ve Eyüp’ün önüne koydum akşam. Öyle istiyordum ki kitaptan bile medet umuyordum kocamı kandırmak için. Tabii bu atağım hıhı şeklinde bir baştan savma ile sona erdi. Zaman geçti, günler birbirini kovaladı ve benim hala bir kedim bile yoktu.

Eyüp işi gereği sürekli şehirdışına gidip geliyordu, o sıralar da işi Şarköy’deydi. Gece çok geç daha doğrusu sabaha karşı geleceği için yatmıştım. Sanıyorum sabah 5.30-6.00 gibiydi, eve geldiğini sanki şöyle bir duydum. Ondan sonra gözümü yatağın içindeki bir şey nedeniyle açtım ve göz göze geldik. Sarı gözleri, beyaz ama pislikten griye dönmüş tüyleri, zayıflıktan neredeyse bir erkeğin adem elması kadar belirgin kemiği... Çirkin bir kedi. Ama yatağımda :) Kedilere olan sevgim öyle bir şey ki benim için bütün kediler çok güzel. O yüzden hiç umursamadım güzel mi çirkin mi. Gelmişti ya, önemli olan buydu.

Adettir, bizim eve gelen tüm kediler önce bir yıkanır mutlaka. Zaten 05’i ilk ve son kez o gün yıkayabildik. Her yerimiz çizildi. Ama pamuk gibi bembeyaz çıktı. Çok fazla yiyen bir kedi hiç bir zaman olmadı kendisi, o ilk gün bile dahil. Yolda gelirken Eyüp’ün burnundan getirmiş zaten. Üzerindeki polar montun içine girip oradan koluna doğru süzülmüş ve bütün yolu orada, kolunun altındaki boşlukta beşik gibi sallana sallana gelmiş. Eyüp bir şeyler atıştırmak için durduğunda kaçmış. Yakalayabilmek için bayağı bir uğraşmış.

İlk geldiğinde kulakları duyuyordu. Sonradan, sanıyorum 2 ay kadar sonra duyması giderek azaldı ve sonunda kalmadı. Ama biz bunu tamamen çözene kadar herhalde 1 sene kadar geçmiştir. Çünkü bir türlü emin olamıyorduk. Ama uyurken kulağının dibinde ıslık çalıp da uyanmadığını görünce emin olduk. Ve öğrendik ki aslında Ankara kedileri genetik olarak sağır olurlarmış. Bu arada bir çok bilgi daha edindik tabii. “Kedi beyaz renk” diyoruz ya mesela, aslında o bir albino. Yani tüylerine renk vermesi gereken renk pigmentleri onda mevcut değil, renksiz olduğu için beyaz. Bu durum aynı zamanda kulakları da etkiliyor.

Zor olmadı mı sağır bir kedi ile bunca yıl diye soracak olursanız... Eve geldiğimde %90 kapıda karşılar beni. Tabii seslenmek istediğinde oldukça zor oluyor. Eğer yüzü bana doğruysa el kol hareketleriyle dikkatini çekebiliyorum ama görüş alanı dışındaysam direkt kapsama alanının da dışındayım. Gel ve Yapma hareketlerini öğrettim ona, bir kediye ne kadar bir şey öğretilebilirse tabii. Anca işine gelirse anlıyor yoksa yırtınsan umrunda olmaz.


Şu anda 2001’den bu yana birlikteyiz kendisi ile. Aynı evi, aynı yatağı paylaşıyoruz. Daha çooook maceralarımız var, çok eğleneceksiniz. 

15 Kasım 2013 Cuma

BAŞKA GALAKSİLERDE HAYAT VAR MI?



Bu aralar bir şekilde karşıma sürekli evren ile ilgili belgeseller çıkıyor. Kimi zaman modumu çok bozduğunu söyleyebilirim. O sonsuz karanlığın içindeki milyonlarca yıldız, gezegen, gök cismi arasında mavisi ile yeşili ile güzel Dünyamız bile nokta kadar kalıyor. Biz o noktanın üzerindeki bit kadar bile değiliz. Tabii burada şunu da söylemeden geçemeyeceğim, kendini çok üstün görenler, çok böbürlenenler, bir gelirken çıplak geldiklerini, öbür tarafa giderken de totişlerine tıkılacak pamuğu ve ikincisi evrende kapladıkları yeri düşünsünler :)

Konuyu dağıtmadan devam etmeye çalışacağım, çünkü konu dağılmaya çok müsait. NASA ve benzeri kuruluşlar uzayı didiklemeye devam ediyorlar. Sadece NASA’nın yıllık bütçesi 17.3 milyar Dolar.

Şimdi bu noktada durup başka bir bilgi vermek istiyorum. Dünyada ilk insanın Afrika’da 200.000 yıl önce yaşadığı biliniyor. 1 Milyarıncı insana 1802 yılında ulaşılmış. Nüfus katlanarak artıyor. Ve bir yerden sonra kontrolden çıkıyor. Aşağıda bu konuda Wikipedia’dan aldığım bilgileri göreceksiniz.

·         1 milyara 1802 yılında ulaşılmıştır.
·         2 milyara 1927 yılında ulaşılmıştır.
·         3 milyara 1961 yılında ulaşılmıştır.
·         4 milyara 1971 yılında ulaşılmıştır.
·         5 milyara 1987 yılında ulaşılmıştır.
·         6 milyara 1999 yılında ulaşılmıştır.
·         7 milyara 2011 yılında ulaşılmıştır.
Yukarıdaki rakamlara göre, son 50 yılda dünya nüfusu ikiye katlanmıştır.
Birleşmiş Milletler tarafından 2002 yılında yayınlanan tahminlere göre:
·         8,5 milyara 2020 yılında ulaşılacaktır.
·         9,6 milyara 2030 yılında ulaşılacaktır.
·         10,3 milyara 2040 yılında ulaşılacaktır.
·         12 milyara 2050 yılında ulaşılacaktır.

Biz insanlar doğada mümkün olduğu kadar her hayvanın üremesini kontrol altında tutmaya çalışıyoruz. Sokaktaki kedi, köpeğin bile çok artmasına tahammülümüz yok ki aslında birlikte yaşamaya en alışık olduğumuz hayvanlar bunlar. Hayvanların tüm yaşam alanlarını ellerinden almaya çalıştığımız yetmiyormuş gibi, kendi yiyeceğimizi ürettiğimiz tarım alanlarımızı bile yok ediyoruz. Eski bir Kızılderili atasözü var “Bir gün gelecek beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak”. Sebze olmadan yaşayabilecek mi insanoğlu? Sanmıyorum. En azından ot, çimen olmadan yiyebileceğimiz hayvanlar beselenemeyeceği için bir yeşillik bittikten kısa bir süre sonra zaten onlar da ölecekler ve böylece et de yiyemeyecek hala geleceğiz. Şu andaki mevcut halimizle bile Dünya sanıyorum bu kadar insanı beslemekte zorlanıyor. Çok uzağa bakmaya gerek yok, Türkiye’ye bakalım yeter. Çiftçi halinden memnun değil, üretim her geçen gün azalıyor. Yetişen kaç genç çiftçi olmak istiyor bir düşünün? Var mı tanıdığınız? Herkes beyaz yakalı olmanın peşinde. İneklerimiz bile yetmez oldu ne yazık ki bu verimli toprakların üzerinde de yurtdışından getirdik. Simitlerin üzerindeki susamı bulmak bile zorlaşmış artık.

Peki insanoğlu bu hızla üremeye devam ettiği sürece, yani yukarıda gördüğümüz gelecek ile ilgili veriler gerçekleştikçe bu dünyanın bu kadar insanı beslemesi mümkün mü? Gayet net görülüyor ki değil.

Dan Brown’un son kitabı Cehennem’i okuyanlar bilirler, kitaptaki bilim adamı tüm insanlığı tehdit edecek bir virüs yaymaya çalışmaktadır. Konunun detaylarına girmeyeceğim. Ancak sonunda yaymaya çalıştığı virüsün insanların üremesini üçte bir oranına düşürecek bir virüs olduğunu tespit ederler. Kitabı okuduğum zaman, tüm kitap boyunca da edindiğim bilgiler ışığında ne kadar da doğru bir iş yapmış diye düşünmüştüm. Hepimizin çocuk sahibi olması gerçekten gerekiyor mu? Hadi gerekmesi ve istiyor olunması bile bir yana, dünya bu yükü kaldıramayacak olduktan sonra sadece istiyor olmak yeterli mi?


Şu anda bile uzay araştırmalarına harcanan kaynaklar dünyayı daha yaşanır bir hale getirmek için harcansa, insanların bu derecede üremesi engellense, ülkeler arasında sınırlar kalksa, tüm dünyanın kaynakları olması gerektiği gibi kullanılsa, açlar doyurulsa, ozon tabakasını korumak için tüm dünya elele verse, silahlanmaya ve askeriyelere harcanan bütçeler buralara harcansa, dünya sizce de çok daha güzel ve yaşanılası bir yer olmaz mı? Ve çok, çok daha uzun zaman hepimize yetmez mi? 

30 Ekim 2013 Çarşamba

NEDEN RTE ve AKP?


Ben ve benim gibi bir çok insan AKP’nin nasıl bu kadar oy aldığını anlayamıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın tavırlarına, ülkenin gidişatına, giderek daha muhafazakarlaşmamıza rağmen neden insanlar buna boyun eğiyorlar? İnsan nasıl kendi özgürlüklerini başkasının eline teslim edebilir bizler için anlamak mümkün değil. Ancak geçen gün okuduğum bir kitapta (Gülseren Buğdaycıoğlu – Hayata Dön) öyle bir analiz vardı ki sanırım tüm sorularımın yanıtını buldum.

Bu aslında Hitler’in Freud tarafından yapılmış bir psikanalizi. Lütfen şimdi kimse bana RTE’yi Hitler ile kıyaslama gibi bir şeyler söylemesin. Elbette ki hepimiz biliyoruz RTE’nin Hitler gibi olmadığını, milyonların ölümüne yol açmadığını. Ancak bizlere göre diktatörce bir tavrı olduğunu da kimse yadsıyamaz.

İşin komik tarafı; bizlerin oylarını kaybetmesine sebep olan bu tavır, diğer tarafta bizimkinin tam aksine oy verme sebebi olarak su yüzüne çıkıyor. Freud insanların otoriteye, özellikle yıkıcı otoriteye bağımlı olduğuna inanır. Bizler kadar sorgulayıcı ve bireysel yetiştirilmemiş insanların en güçlü isteği, yine Freud’a göre arzularını kendisi yerine kontrol edecek, onları durduracak bir figür bulmaktır. Freud’a göre kalabalık insan grupları tehlikelidir. Hem yasaklayıcı, hem de izin verici birinin lider olmasının ölümcül sonuçları olabileceğine inanır. Alman halkı Hitler’de kendi iradesinin somutlaşmış halini görüyor ve en büyük hayallerinin temsilcisi olarak düşünüyordu. Kendinden emin konuşması, her zaman en doğruyu onun bildiğine dair büyük bir güven oluşturmuştu halkta. Ayrıca bu bir şekilde yalnızlığın da sonu demek. Führer var başlarında. Yerine göre seven, yerine göre döven ama her daim sahip çıkan, kötülükten korumaya hazır bir adam, istesen de yanlış yapmana izin vermeyen.

Bugün bizdeki duruma baktığınızda da farklı bir durum görüyor musunuz? Öncelikle yıkıcı otorite bizim aile yapımızda, özellikle Doğu kökenli vatandaşlarımızda BABA figürüdür. Evlenip barklanmış, çoluk çocuk sahibi olmuş koca adamların bile hala babalarının sözü ile hareket ettiğine hiç şahit olmadınız mı? (Hatta devlet bile “DEVLET BABA” değil miydi bizde?) Kadınların durumundan ise bahsetmek bile yürek acıtıyor. Evlenene kadar babanın, evlendikten sonra kocanın himayesinde geçen bir hayat. Gerekirse dayak, hatta kendi ailenden gelen reddediş sonucu cinayete kurban gidiş. “Babanın/Abinin elini kana bulama, hayatını yakma! Al şu silahı, git sık kafana...” hikayelerini bizim gibiler çoğunlukla gazetelerin 3.sayfalarında okudular. Ama buna itiraz etmeden intihar eden niceleri var bizim ülkemizde.

Şanslı olanlarımız babalarımızdan “Hayır” cevabı aldığımızda sebeplerini de öğrendik. Ama şansız olanlar babalarından öyle bir “HAYIR” aldılar ki ve bu hayır hem öyle bir kesinlik, hem de öyle bir güven taşıyordu ki ne dönüp tekrar sorabildiler, ne de sözünden çıkabildiler... Babaları onların iyiliğini istiyordu ve onlar için olabileceğin en iyisini biliyordu.

Freud der ki; “Faşizm; kendinden ve tüm yaptıklarından tamamen emin gibi görünen buyurgan ve karizmatik bir liderin cazibesiyle başlar.” Yine toplumumuzdaki baba figürüyle ve sonrasında da RTE ile bağdaştırmadınız mı?

Hitler zaman geçtikçe kendini neredeyse İsa’ya benzetmeye başlamıştı. Söylemleri giderek sertleşirken o kendine güveninden bir şey kaybetmemişti. Eğer rol yapıyor olsaydı mutlaka fark edilirdi. Ancak bu liderlerin belki de en güçlü tarafı kendine olan güvenleri. Bu peşinden çok büyük bir inandırıcılık getiriyor haliyle. Ama bence işin şöyle bir kötü tarafı var ki; akıllı ve bilgili insanlar kuşkucu olurken, kendinden emin olanlar hep cahillerdir.

Bu tür liderler Freud’a göre kitleleri hipnotize eder. İnsanlar neyin doğru, neyin yanlış olduğunu kolayca öğrenir.  Bir nevi armut piş, ağzıma düş durumu. Kafası karışmaz, kendi doğrusunu arayıp bulmak zorunda kalmaz, içinde çok rahattır. Çünkü lideri ona olması gerekeni söylemiş, o da yapmıştır. Sorumluluk kendisine ait değildir. Bu ise kurban psikolojisi olarak adlandırılır. Aslında çok rahattır. Hiç bir şeyi düşünmenize gerek kalmaz. Sadece söyleneni yapmak yeter. Olandan siz sorumlu değilsinizdir. Ancak çok büyük ve başarılı bir şeyin parçasısınızdır. Bu da güç demektir. Sadece söyleneni yaparak güce ulaştığınız gibi bir yanılsama yaşarsınız. Bizim toplumumuza ne kadar uygun, değil mi? Başörtüsü sorunu nedeniyle senelerce ezilenler şu anda gücü ele geçirmiş ve açık insanların üzerinde bir güce sahip olmuşlardır. İnsan tek başınayken kendi vicdanı hırsızlık, şiddet, yıkıcılık gibi şeylere izin vermezken bir lider belli koşullarda buna izin veriyordu. Kitlelerle birlikte olmak da suçun niteliğini zihnin ve vicdanın çok gerilerine atıyordu.

Bizim RTE’nin ödünün kopacağı bir saptama yapıyor Freud Hitler için. Belki de en benzemedikleri nokta bu J Onun gibi liderlerin kalabalıklarla kurduğu ilişkinin erotik bir ilişki olduğunu söylüyor. Ki Hitler de konuşmalarında Alman kitleleriyle seviştiğini söylüyor.

Freudcu bakışa göre savaş ve barış dönemlerce hep birbirini izler. Bunu önlemek için ise içgüdüsel enerjinin bilime, ticarete ve sanata yöneltilmesi gerekir. İnsanlar her zaman özgürlük yada eşitlik istemezler. Bu Freud’u bile çok şaşırtmıştı. Ve bu bilgileri okuyana kadar ben de anlamakta çok zorluk çekiyordum. Bir çok insanın demokrasiyi etkisiz, ihtişamsız ve sersemletici bulduğunu keşfeden Freud demokrasinin benliğin içinde ve dışında karmaşaya yol açtığını fark ediyor. Faşizmde ise iç çatışma ortadan kalkıyor ve insanlar kendini güçlü hissediyor.


Şimdi bütün bunların ışığında bir düşünün, ilk başta RTE ve AKP’nin özgürlükçü olduğunu düşünen insanlar haricinde kalanlara bir bakın, meydanları dolduran RTE/AKP seçmeni kalabalığa bakın... İnsanlara bakın... O insanlara birer hikaye uydurmaya çalışın. Ne iş yapar, nasıl bir ailesi vardır, aile ilişkileri nasıldır, geçmişinde neler vardır, kişiliği nasıl olabilir??? Kaç tanesinin çok iyi eğitimlerden geçmiş, kültürlü bir aileye sahip, bağımsız kişiliği olan, kendi kararlarını kendisi alan insanlar olduğunu söylersiniz?