Ben
ve benim gibi bir çok insan AKP’nin nasıl bu kadar oy aldığını anlayamıyor.
Recep Tayyip Erdoğan’ın tavırlarına, ülkenin gidişatına, giderek daha
muhafazakarlaşmamıza rağmen neden insanlar buna boyun eğiyorlar? İnsan nasıl
kendi özgürlüklerini başkasının eline teslim edebilir bizler için anlamak
mümkün değil. Ancak geçen gün okuduğum bir kitapta (Gülseren Buğdaycıoğlu –
Hayata Dön) öyle bir analiz vardı ki sanırım tüm sorularımın yanıtını buldum.
Bu
aslında Hitler’in Freud tarafından yapılmış bir psikanalizi. Lütfen şimdi kimse
bana RTE’yi Hitler ile kıyaslama gibi bir şeyler söylemesin. Elbette ki hepimiz
biliyoruz RTE’nin Hitler gibi olmadığını, milyonların ölümüne yol açmadığını.
Ancak bizlere göre diktatörce bir tavrı olduğunu da kimse yadsıyamaz.
İşin
komik tarafı; bizlerin oylarını kaybetmesine sebep olan bu tavır, diğer tarafta
bizimkinin tam aksine oy verme sebebi olarak su yüzüne çıkıyor. Freud
insanların otoriteye, özellikle yıkıcı otoriteye bağımlı olduğuna inanır.
Bizler kadar sorgulayıcı ve bireysel yetiştirilmemiş insanların en güçlü isteği,
yine Freud’a göre arzularını kendisi yerine kontrol edecek, onları durduracak
bir figür bulmaktır. Freud’a göre kalabalık insan grupları tehlikelidir. Hem
yasaklayıcı, hem de izin verici birinin lider olmasının ölümcül sonuçları
olabileceğine inanır. Alman halkı Hitler’de kendi iradesinin somutlaşmış halini
görüyor ve en büyük hayallerinin temsilcisi olarak düşünüyordu. Kendinden emin
konuşması, her zaman en doğruyu onun bildiğine dair büyük bir güven
oluşturmuştu halkta. Ayrıca bu bir şekilde yalnızlığın da sonu demek. Führer
var başlarında. Yerine göre seven, yerine göre döven ama her daim sahip çıkan,
kötülükten korumaya hazır bir adam, istesen de yanlış yapmana izin vermeyen.
Bugün
bizdeki duruma baktığınızda da farklı bir durum görüyor musunuz? Öncelikle
yıkıcı otorite bizim aile yapımızda, özellikle Doğu kökenli vatandaşlarımızda
BABA figürüdür. Evlenip barklanmış, çoluk çocuk sahibi olmuş koca adamların
bile hala babalarının sözü ile hareket ettiğine hiç şahit olmadınız mı? (Hatta
devlet bile “DEVLET BABA” değil miydi bizde?) Kadınların durumundan ise
bahsetmek bile yürek acıtıyor. Evlenene kadar babanın, evlendikten sonra
kocanın himayesinde geçen bir hayat. Gerekirse dayak, hatta kendi ailenden
gelen reddediş sonucu cinayete kurban gidiş. “Babanın/Abinin elini kana bulama,
hayatını yakma! Al şu silahı, git sık kafana...” hikayelerini bizim gibiler
çoğunlukla gazetelerin 3.sayfalarında okudular. Ama buna itiraz etmeden intihar
eden niceleri var bizim ülkemizde.
Şanslı
olanlarımız babalarımızdan “Hayır” cevabı aldığımızda sebeplerini de öğrendik. Ama
şansız olanlar babalarından öyle bir “HAYIR” aldılar ki ve bu hayır hem öyle
bir kesinlik, hem de öyle bir güven taşıyordu ki ne dönüp tekrar sorabildiler,
ne de sözünden çıkabildiler... Babaları onların iyiliğini istiyordu ve onlar
için olabileceğin en iyisini biliyordu.
Freud
der ki; “Faşizm; kendinden ve tüm yaptıklarından tamamen emin gibi görünen
buyurgan ve karizmatik bir liderin cazibesiyle başlar.” Yine toplumumuzdaki
baba figürüyle ve sonrasında da RTE ile bağdaştırmadınız mı?
Hitler
zaman geçtikçe kendini neredeyse İsa’ya benzetmeye başlamıştı. Söylemleri
giderek sertleşirken o kendine güveninden bir şey kaybetmemişti. Eğer rol
yapıyor olsaydı mutlaka fark edilirdi. Ancak bu liderlerin belki de en güçlü
tarafı kendine olan güvenleri. Bu peşinden çok büyük bir inandırıcılık
getiriyor haliyle. Ama bence işin şöyle bir kötü tarafı var ki; akıllı ve
bilgili insanlar kuşkucu olurken, kendinden emin olanlar hep cahillerdir.
Bu
tür liderler Freud’a göre kitleleri hipnotize eder. İnsanlar neyin doğru, neyin
yanlış olduğunu kolayca öğrenir. Bir
nevi armut piş, ağzıma düş durumu. Kafası karışmaz, kendi doğrusunu arayıp
bulmak zorunda kalmaz, içinde çok rahattır. Çünkü lideri ona olması gerekeni
söylemiş, o da yapmıştır. Sorumluluk kendisine ait değildir. Bu ise kurban psikolojisi
olarak adlandırılır. Aslında çok rahattır. Hiç bir şeyi düşünmenize gerek
kalmaz. Sadece söyleneni yapmak yeter. Olandan siz sorumlu değilsinizdir. Ancak
çok büyük ve başarılı bir şeyin parçasısınızdır. Bu da güç demektir. Sadece
söyleneni yaparak güce ulaştığınız gibi bir yanılsama yaşarsınız. Bizim
toplumumuza ne kadar uygun, değil mi? Başörtüsü sorunu nedeniyle senelerce
ezilenler şu anda gücü ele geçirmiş ve açık insanların üzerinde bir güce sahip
olmuşlardır. İnsan tek başınayken kendi vicdanı hırsızlık, şiddet, yıkıcılık
gibi şeylere izin vermezken bir lider belli koşullarda buna izin veriyordu. Kitlelerle
birlikte olmak da suçun niteliğini zihnin ve vicdanın çok gerilerine atıyordu.
Bizim
RTE’nin ödünün kopacağı bir saptama yapıyor Freud Hitler için. Belki de en
benzemedikleri nokta bu J Onun gibi liderlerin
kalabalıklarla kurduğu ilişkinin erotik bir ilişki olduğunu söylüyor. Ki Hitler
de konuşmalarında Alman kitleleriyle seviştiğini söylüyor.
Freudcu
bakışa göre savaş ve barış dönemlerce hep birbirini izler. Bunu önlemek için
ise içgüdüsel enerjinin bilime, ticarete ve sanata yöneltilmesi gerekir.
İnsanlar her zaman özgürlük yada eşitlik istemezler. Bu Freud’u bile çok
şaşırtmıştı. Ve bu bilgileri okuyana kadar ben de anlamakta çok zorluk çekiyordum.
Bir çok insanın demokrasiyi etkisiz, ihtişamsız ve sersemletici bulduğunu
keşfeden Freud demokrasinin benliğin içinde ve dışında karmaşaya yol açtığını
fark ediyor. Faşizmde ise iç çatışma ortadan kalkıyor ve insanlar kendini güçlü
hissediyor.
Şimdi
bütün bunların ışığında bir düşünün, ilk başta RTE ve AKP’nin özgürlükçü
olduğunu düşünen insanlar haricinde kalanlara bir bakın, meydanları dolduran RTE/AKP
seçmeni kalabalığa bakın... İnsanlara bakın... O insanlara birer hikaye
uydurmaya çalışın. Ne iş yapar, nasıl bir ailesi vardır, aile ilişkileri
nasıldır, geçmişinde neler vardır, kişiliği nasıl olabilir??? Kaç tanesinin çok
iyi eğitimlerden geçmiş, kültürlü bir aileye sahip, bağımsız kişiliği olan,
kendi kararlarını kendisi alan insanlar olduğunu söylersiniz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder