26 Aralık 2013 Perşembe

SEKSTEN KORKMALI MI KORKMAMALI MI?


Şu dünya üzerinde geçirdiğim 40 güzel yılın neticesinde herkes gibi benim de bazı tespitlerim oldu.

Mesela ailemizin görüşlerinin çok uzağına düşmeyiz genelde. Çevremizde de genelde kendimiz gibi düşünen insanlar vardır. Ancak bir gün gelir, herkesle ters düşebilir insan. En yakınları ile bile. İyi kötü demokrasi olan bir ülkede yetiştiğimiz için çoğunluk olmanın haklı olmakla eş değer olduğunu düşünüyoruz çoğu zaman da. Halbuki Galileo Galilei 1600’lü yılların başında dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen tek kişiydi. Kendisinden önce var olmuş tüm insanların ve aynı devirde birlikte yaşadığı tüm insanların karşısında tek bir kişiydi buna inanan. Vatikan Klisesi tarafından iki kere yargılanmış ve sonunda ömür boyu ev hapsine mahkum olmuştur. Ama neticede gördük ki dünya gerçekten yuvarlak.

İnsanlar tutarlı davrandıklarını düşünerek hareket ederler, bu hepimiz için geçerlidir. Ama bu doğru değildir. Beyin bizi bu şekilde yönlendirmekte ve yönetmektedir. Ancak kendimizi tanımaya ve başkalarını bırakıp kendimizi analiz etmeye yöneldiğimiz zaman kendi hatalarımızı fark edebilir hale geliriz.

Bu girizgahtan sonra asıl konuya yaklaşayım biraz daha. Aslında netice olarak insanlar ikiye ayrılır; sizinle aynı fikirle olanlar ve olmayanlar. Bir çok konuda sizinle aynı bakış açısına sahip olan arkadaşınızla çok temel bir konuda anlaşamayabilirsiniz. Ailenizin olay bu kadar netken nasıl böyle bir yorumda bulunabildiğini/tavır aldığını çözemeyebilirsiniz. Bu arada beynin kimi zaman bazı şeyleri kabul edemediğini biliyor musunuz mesela? Olay gözünün önünde gerçekleşmiş olsa da eğer bunu kabul etmek kendi inandığı değerlere çok büyük zarar verecekse beyin konuyu bloke edebiliyor. (Bu konu ile ilgili daha detaylı yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz;

Mevzu aslında şudur ki; herkesin gönlüne göre bir imam bulması mümkündür. Mesela seneler önce bir futbolcunun, maçta fazla oynamaması için rakip takımın önerdiği  rüşvetin helal olduğuna dair bir imamdan onay aldığını unutmamak lazım.

Başlığa gelince... Hani “Buraya kadar okuduk seksle ilgili bir şey göremedik...” diyorsanız... Siz ne düşünüyorsanız düşünün sizinle aynı fikirde olan insanlar da bulacaksınız, sizinkiyle taban tabana zıt düşünen insanlar da bulacaksınız.
Bugün Hürriyet’te Güzin Abla köşesini devam ettiren Feza Algan’ı okuduğumda bu konuyla ilgili yazmalıyım diye düşündüm. Konu zaten ilgi çekiciydi. Normal olarak da her blog’un ilgiye ihtiyacı var :) (Merak edenler yazıya bu linkten ulaşabilirler  http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25436590.asp )

Okumayacak olanlar içinse özetleyeyim; 55 yaşlarında İngiltere’de yaşayan bir Türk beyefendi Feza Hanım’ın cinsellik ile yaptığı yorumlardan ve yönlendirmelerden memnun olmadığını, Türkiye’deki genel seks anlayışının yerine seksi yaşamaktan korkmamanın gelmesi gerektiğini ve Afrika’daki dişi hayvanların bile erkeği cezbetmek için koku saldığını, bizim onlardan geri olmamıza gerek olmadığını söylüyor. Feza Hanım da tabii ki Türkiye’nin İngiltere gibi olmadığını söylerken hayvanlarla kıyaslanmaktan rahatsızlık duyduğunu ve beyefendinin yorumlarını beğenmediğini belirtiyor.

Bu yazıyı dünyanın neresinde birilerine okutursanız okutun genel olarak alacağınız tepki iki türlüdür; beyefendiye katılanlar ve katılmayanlar (yada Feza Hanım’a katılanlar). Onda bile beyefendinin seksi yaşamaktan korkmama önerisine katılanlar da kendi aralarında ikiye ayrılacaktır; Afrika’daki hayvanlarla kıyaslanmakta bir yanlışlık görenler ve görmeyenler. Yine aynı şekilde Feza Hanım’a katılanlar ve katılmayanlar da kendi aralarında aynı şekilde ikiye ayrılacaktır.

Aslında Orhan babamız ne kadar haklıdır “Bence sen de haklısın.” derken. Olay tamamen hangi taraftan bakmakta olduğunuzla, yani bakış açınızla alakalıdır. Paranın iki yüzü durumu yani.

Hayat aslında bu kadar basit. Her zaman sizinle aynı fikirde olan ve karşı olan insanlarla karşılaşacaksınız. Türkiye’de değil İngiltere’de doğmuş olsaydınız kadınların cinsel hayatı hakkında çok daha geniş bir bakış açısına sahip olabilirdiniz. Kutuplarda Eskimo olarak doğsaydınız karınızı akşam evinizde kalan misafire sunmak çok doğal gelecekti size. Hatta misafir reddetse çok ayıplayacaktınız onu.


Bence hayatta kültürlere göre bile değişmeyen şeyler esas alındıktan sonra geri kalanın hepsi teferruattır. Yani öldürmek, hırsızlık, yalancılık haricinde kalanlara, sekse bakış açısı da dahil, müsamaha göstermekte hiç bir sakınca yok...

24 Aralık 2013 Salı

CANSU VE AŞKIN


Hayat bazen zarları öyle bir denk düşürüyor ki insanın önüne... Sana kalan sadece ayağına gelen topa ufak bir vuruş yapmak oluyor... Anlatacağım hikayede de bana düşen sadece “Evet, çok güzel...” demek oldu ama ortaya fıkra gibi bir anı çıktı. 

O zamanlar Çengelköy’de Ata2 sitesinde oturuyorduk. Cansu çook eski arkadaşım. Aşkın da çook samimi arkadaşım. Aşkın bizim evdeydi. O akşam tüm arkadaşlar bizde toplanacaktık. Ama Cansu Göztepe’de oturuyordu ve Çengelköy’e gelebilmesi oldukça zordu. Cansu ile telefonda konuşurken aklıma geldi, bende araba vardı. Arkadaşlar geleceği için ben çıkamazdım ama Aşkın gidip Cansu’yu alabilirdi.

Aşkın’a sordum Cansu’yu Göztepe’den alıp alamayacağını. “Güzel mi?” dedi. “Çoook” dedim. “Alırım tabii yaa...” dedi. Almaz mı hiç, alır tabii.

Peşinden Cansu’ya dedim ki “Aşkın seni alırsa gelir misin?”. Soruya yine aynı soruyla cevap geldi, “Güzel mi?”...

Tabii sorulardan anlamış olmalısınız her ikisinin de erkek olduğunu. Ve tabii  klasik erkekler olarak bu soruları sormaları gayet normaldi aslında. Cansu Aşkın'ı, Aşkın ise Cansu'yu kız sanmıştı. Ama ben de önüme kadar gelmiş bu eğlence fırsatını kaçıramazdım. Güzel Aşkın, Güzel Cansu’yu almak üzere parfümlenip çıktı evden. Eminim Cansu da benzer yollardan geçmiştir Güzel Aşkın’ı beklerken, çünkü geldiğinde o da iki dirhem bi çekirdek giyinmiş, süslenmişti. Bir erkek ne kadar süslenebilirse tabii...

Aşkın benim arabayı alıp gittiğinden Cansu’nun onu tanıması gayet kolay olmuş. Cansu apartmandan çıkıp arabaya doğru yürümeye başladığında Aşkın hiç bakmamış bile gelene. Ama ne yazık ki bakmadığı o adam arabanın yanına kadar gelip parmağını uzatarak “Aşkın??” diyince, o da “Cansuuu?????” demek durumunda kalmış.


Umduklarını bulamadan gelmişler kuzu kuzu :)

BEN SENİN BİLDİĞİN KIZLARDAN DEĞİLİM



Ne klişe bir cümledir bu. Ne kadar art niyetli, ne kadar kötüleyici, ne kadar çakal bir cümledir.

Vakti zamanında tanıdığım bir kadın, ki o zamanlar onun şirketinde çalışıyordum, bana “Kadın kadının kurdudur.” demişti. Çok anlamamıştım ne demek istediğini. Kocası başka bir kadın yüzünden terk etmişti benim patronu. O da gidip o zamanın en büyük skandallarından birini patlatmıştı kocasının yaptığı işleri basına açıklayarak. Gerçi başka bir kadından dolayı da demişse bu kurtluk meselesini; sen kocana güvenemeyip, sana herhangi bir söz vermemiş, seninle birlikte iyi günde kötü günde diye yemin etmemiş bir kadına güvenmeye çalışmak da veya ondan medet ummak da ne kadar doğrudur ki? Neyse, sonradan kendisini bir yere referans gösterdim ve ne demek istediğini işte o zaman anladım. Yanında staj yaptığım dönemde de cep telefonumu (cep telefonları yeni çıkmıştı), kendisininkiyle aynı model olan arabamı, yurtdışı gezilerimi kıskanan bu kadın benim için herhalde mümkün olabilecek en kötü referansı vermişti. Kendisinin yanındayken bir öğrenci olduğumu bile göz önünde bulundurmadan konuşmuş da konuşmuştu.

Nereden gelip bağlamışım bu konuyu diyeceğim ama daha ilk paragrafta mı dağıtmışım ben kendimi yahu... Bir toparlama girişiminde bulunayım bakayım nereye gidiyoruz.

Bir insan size sürekli aynı şeylerin vurgusunu yapıyorsa, o vurgu yapılan şey aslında başınızdadır yada o insan öyledir dikkat edin. Özellikle Gezi olayları esnasında sanıyorum bir çoğumuzun denk geldiği bir söz vardı; “Özgürlük ve demokrasi kelimelerini sürekli duyduğunuz dakika şüphe edin. Gerçekten özgür olduğunuz memleketlerde kimse size özgür olduğunuzu sürekli vurgulamaz.” (Jacque Fresco). Yani bir insan size sürekli bir şeyden bahsediyorsa o konuda çok dikkatli olmanız gerekiyor aslında.

Eğer bir kız erkeğe “Ben senin bildiğin kızlardan değilim.” diyorsa mesela... Aman diyorum dikkatli olun.

Şöyle düşünün; siz bir arkadaşınızın evine oturmaya gittiniz, evde ikinizden başka kimse yok. Arkadaşınıza der misiniz hiç “Ben hırsız değilim, sen içeriye rahat rahat gidip, beni burada bir süreliğine tek başıma bırakabilirsin.”? Eğer gerçekten bir hırsız değilseniz, böyle bir şey aklınızın ucundan bile geçmez. Yada mesela bir arkadaşınıza kaybettiğiniz kaleminizi soruyorsunuz. Eğer konu ile gerçekten hiç bir alakası yoksa en son nereye bıraktığınızı sorar, size bir şekilde yardımcı olmaya çalışır. Ama eğer o almışsa kalemi “Kalemini neden bana soruyorsun? Bir şey mi ima etmeye çalışıyorsun?” gibi sorular soracak, aslında suçlu olmadığını ima etmeye çalışırken yakayı ele verecektir. Bu durum da çok benzer bir durumdur. Aslında bir çok şey yaşamıştır ama karda yürüyüp izini belli etmemek istiyordur. Bu nedenle odağı kendinden saptırıp daha önceki kız arkadaşlara çevirir.

Kız/Kadın “Ben senin bildiğin kızlardan değilim.” diyerek kendinden önce erkeğin hayatına giren kızları töhmet (henüz kanıtlanmamış suçlama) altında bırakıyor, bir nevi kaşar yerine koyuyor. Ayrıca sen nereden bilebilirsin ki adamın hayatına giren kızları? Belki hepsi çok mazbut kızlardı. Ee o zaman sen kendini ne yerine koymuş oluyorsun hiç düşündün mü?

Bu meseleye siyasetten de örnek verebilirim. Çok sevgili Başbakanımız PKK için “Görüşen şerefsizdir.” Demiyor muydu? Eee ne oldu? Gördük ki görüşüyormuş. Bu tür ağır sözler, yeminler varsa konuya çok daha dikkatli yaklaşmanızda, karşınızdakinin bundan sonraki davranışlarına dikkat etmekte çook çok fayda var. Muhtemelen kimseden yemediğiniz kazığı onlardan yersiniz.

Haaa, tabii bu arada sizi acayip kıskanan, her adımınıza, neredeyse giyeceğiniz dona kadar karışan bir erkek arkadaşınız varsa ona da dikkat edin. Ya gerçekten hastadır. Yada sizi sürekli töhmet altında bırakıp dikkati kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor olma ihtimali çok yüksektir. En sıkı boynuz genelde böylelerinden gelir.

Yukarıda söylediğim sözü yineleyerek bitirmek istiyorum yazımı. “Özgürlük ve demokrasi” kelimelerinin yerine istediğiniz kelimeyi koyabilirsiniz artık.

“Özgürlük ve demokrasi kelimelerini sürekli duyduğunuz dakika şüphe edin. Gerçekten özgür olduğunuz memleketlerde kimse size özgür olduğunuzu sürekli vurgulamaz.” (Jacque Fresco).

28 Kasım 2013 Perşembe

ZOR KADIN


Altıncı buluşmalarıydı. Kadın bundan önceki buluşmalarında erkeğin üstü kapalı olarak yaptığı birlikte kalalım tekliflerini bir şekilde boğuntuya getirip atlatmıştı. Hem prensipleri vardı, hem de adamın gözünde hafif kadın imajı yaratmak istemiyordu. Sinemada buluştuklarında hala bu geceyi de nasıl atlatabileceğini düşünüyordu. Her ne kadar kendisi de gitmek istiyor olsa da gitmemesi gerektiğini biliyordu. Erkeklerin çaba harcamadan sahip oldukları kadınları nasıl harcadığını bir çok arkadaşında test etmişti. Yine de özlemle sarıldı adama, sıcaklığını hissetti. Film boyunca birbirlerine sokularak oturdular. Sinemadan çıkıp arabaya doğru yürümeye başladıklarında daha teklif gelmeden kadın ertesi gün ne kadar erken kalkması gerektiğinden, çok yorucu bir günün kendisini beklediğinden, eve gider gitmez yatağa gireceğinden bahsetmeye başladı. Adam kadını eve bıraktı. Ondan sonraki günlerde adamın mesajları ve aramaları azaldı. Zaten fazla önüne dökülmeyen o güzel sözleri duyulmaz oldu. Kadının aramalarına geç dönülmeye başlandı. Ve sonra bir gün hiç geri aramadı adam kadını.


Kadın çok üzüldü. Güzel bir şeyler paylaştıklarını, iyi bir şeylere doğru yelken açmak üzere olduklarını hissediyordu çünkü. Adamsa pek üzülmedi. O gece eski bir kız arkadaşını aradı kadını eve bıraktıktan sonra. Bir bara gidip bir kaç kadeh bir şeyler içtiler, dans ettiler ve adamın evine gittiler. “Bu da diğerleri gibi çıktı.” diye düşündü adam. 39 yaşındaydı. Çok yakışıklı sayılmazdı ama karizması vardı. İyi okullar ve düzgün bir işle süslenmiş görüntüsü kadınların ona gelişini yeterince kolaylaştırıyordu. Gençliğinden beri popüler bir erkek olmuştu ve yeterince kadın tanımıştı. Hayatına giren kadınların hiç birinin kendisine yataklarından üç erkekten fazlasının geçtiğini söylememişti. O yüzden bu numaraya karnı toktu. Tanıştığı hatunlar onu hızla değerlendiriyor ve bir gecelik erkek olarak harcanmayacak kadar iyi buluyorlardı. Huyunu suyunu bilmeden evlenilecek adam olduğuna nasıl karar verirlerdi pek anlamıyordu ama çok umursadığı da söylenemezdi zaten. Kendisine dürüst davranabilecek bir kadın arıyordu. Zaten çok fazla sorgulayan bir adam da değildi. Kız arkadaşlarının eski sevgililerini sormaz, detaylara girmek istemezdi. İlk olmanın değil, son olmanın önemli olduğunu bilecek kadar kafası çalışan, kıyaslamalardan korkmayacak kadar erkeklik gücüne değil, kadını mutlu etme yeteneğine güvenen bir adamdı. Aklı tekrar kadına gitti. “Ne kadar geç verirse, o kadar kıymetli olacak sanıyor.” diye geçti aklından. Kadının da yaşı çok ufak değildi aslında. Otuzunu geçmişti ve biyolojik saati çalışan, hatta zır zır öten kendisi değildi. Her erkekle yatağa gitmeden önce en az bu kadar zaman geçirdiğini düşünürse kadının önünde fazla vakit kalmadığı görülürdü. Ya tenleri uyuşmazsa... O kadar zaman boşa gitmiş olacaktı. Gerçi kadınların bu “namuslu” gözükme çabasını da anlamıyor değildi, hele de Türkiye gibi bir coğrafyada. Ama böyle bir adam olmadığını da kadınlara mümkün olduğu kadar belli etmeye çalışıyordu. Bir cafe’ye girip kendine bir Türk kahvesi söyledi. Etrafındaki insanları incelerken düşünmeye devam ediyordu. Tabii ki ne kadın, ne de erkek ondan ona giden bir insanla birlikte olmak istemezdi. Ama kadınların “Zor Kadın” olmayı nasıl yanlış anladığı geldi birden aklına. Yirmili yaşlarının sonunda tanıştığı o kadını düşündü. Gördüğünde ne kadar etkilenmişti. Kızıl saçları, yeşil gözleri, süt gibi teni, her erkeğin rüyalarını süsleyecek kıvrımlara sahip vücuduyla aklını başından almıştı. Göz göze her geldiklerinde pantolonun içine ateş düşmüş gibi oluyordu ama kızın cool tavırları nedeniyle kendini tutmaya çalışıyordu. Daha en baştan birlikte kalacakları bir gece geçirmeyi teklif ederek kadın budalası gibi gözükmek istemiyordu. Ne de olsa olacaktı... Kadının gözlerinde bunu gayet net görüyordu. Bir kaç buluşmadan sonra sonunda vuslata erdiler. Beklediği kadar sarsıcı bir gece değildi. Asıl sarıcı olan o gecenin sonrasıydı. O cool kadın neredeyse sihirli bir değnek değmiş gibi yok olmuş günde elli kere arayan, sürekli hesap soran, etrafındaki her dişiden onu kıskanan, sanki evlilik teklifi almış hatta gün almışlar gibi kesin tavırlarla geleceğe dair planlar yapan bir kadına dönüşmüştü. Halbuki bütün güzelliğinin yanında onun o cool tavırlarına tav olmuştu asıl. Hayatını kendi idame ettirebilecek güçte bir kadın, kimseye ihtiyacı olmayan, onsuz programlar yapan bir kadın. Kadının işi, aktiviteleri ve arkadaşlarının arasında kendine bir yer açmaya çabalamasıydı adamın hoşuna giden. Kadınlar bunu yanlış anlıyorlardı işte. Erkekler yatağa atmak için uğraştıkları kadınları değil, hayatlarında kendilerine yer açmak için uğraştıkları kadınları zor kadın olarak nitelerlerdi. Bir adamın amacı yatağa atıp gitmekse, kadın altı ay da uğraştırsa fark etmezdi. Adam giderdi zaten. Hem de o kadar hızlı giderdi ki kadın anlamazdı bile niye gittiğini. Kadınların namuslu gözükmek uğruna bir çok ilişkiyi nasıl da ıskaladığı, bir şans bile veremeden elinden kaçırdığı inanılmazdı. 

21 Kasım 2013 Perşembe

KEDİ GÜNCESİ 1



Öyle deli, öyle manyak bir kedimiz var ki... Sanki diğerleri farklı diyeceksiniz, e doğru, çok haklısınız. Ben şimdiye kadar normal bir kediye pek rastlamadım. Ki elimizden az kedi geçmedi. Eşimle bir gün şöyle bir hesapladık da bizim 05’in yavrularını da dahil edersek 25-26 civarında kedi geçmiş evimizden 13 yılda. Bu sayımın üzerinden de sanıyorum 3 kedi daha geçti. Bir tanesi hariç hepsini sahiplendirdik.

Neyse benim kediye geri dönelim; benimki gerçekten manyak. Gittiğimiz veterinerde kendinden Efsane diye bahsediliyor. Benim hiç tanımadığım, görmediğim çalışanlar “05’in sahibiyim(!)” dediğimde hemen tanıyorlar. Kedinden dolayı tanınıyor olmak da ayrı bir ilginç tabii.

05 bize geldiğinde 1.5 aylık ancak vardı. 2001’deki krizle birlikte işten çıkarılmıştım ve çocukluğumdan beri süregelen kedi isteğim tavan yapmıştı. Neredeyse kedi diye miyavlamak üzereydim. Hatta hiç unutmam Kedi de Kedi diye bir kitap almıştım. Tam bir çocuk kitabı. Ve kitabın ilk cümlesi “İpek bir kedisi olsun istiyordu.” Allahım, benden bahseden ve beni anlatan bir kitap diyip hemen aldım ve Eyüp’ün önüne koydum akşam. Öyle istiyordum ki kitaptan bile medet umuyordum kocamı kandırmak için. Tabii bu atağım hıhı şeklinde bir baştan savma ile sona erdi. Zaman geçti, günler birbirini kovaladı ve benim hala bir kedim bile yoktu.

Eyüp işi gereği sürekli şehirdışına gidip geliyordu, o sıralar da işi Şarköy’deydi. Gece çok geç daha doğrusu sabaha karşı geleceği için yatmıştım. Sanıyorum sabah 5.30-6.00 gibiydi, eve geldiğini sanki şöyle bir duydum. Ondan sonra gözümü yatağın içindeki bir şey nedeniyle açtım ve göz göze geldik. Sarı gözleri, beyaz ama pislikten griye dönmüş tüyleri, zayıflıktan neredeyse bir erkeğin adem elması kadar belirgin kemiği... Çirkin bir kedi. Ama yatağımda :) Kedilere olan sevgim öyle bir şey ki benim için bütün kediler çok güzel. O yüzden hiç umursamadım güzel mi çirkin mi. Gelmişti ya, önemli olan buydu.

Adettir, bizim eve gelen tüm kediler önce bir yıkanır mutlaka. Zaten 05’i ilk ve son kez o gün yıkayabildik. Her yerimiz çizildi. Ama pamuk gibi bembeyaz çıktı. Çok fazla yiyen bir kedi hiç bir zaman olmadı kendisi, o ilk gün bile dahil. Yolda gelirken Eyüp’ün burnundan getirmiş zaten. Üzerindeki polar montun içine girip oradan koluna doğru süzülmüş ve bütün yolu orada, kolunun altındaki boşlukta beşik gibi sallana sallana gelmiş. Eyüp bir şeyler atıştırmak için durduğunda kaçmış. Yakalayabilmek için bayağı bir uğraşmış.

İlk geldiğinde kulakları duyuyordu. Sonradan, sanıyorum 2 ay kadar sonra duyması giderek azaldı ve sonunda kalmadı. Ama biz bunu tamamen çözene kadar herhalde 1 sene kadar geçmiştir. Çünkü bir türlü emin olamıyorduk. Ama uyurken kulağının dibinde ıslık çalıp da uyanmadığını görünce emin olduk. Ve öğrendik ki aslında Ankara kedileri genetik olarak sağır olurlarmış. Bu arada bir çok bilgi daha edindik tabii. “Kedi beyaz renk” diyoruz ya mesela, aslında o bir albino. Yani tüylerine renk vermesi gereken renk pigmentleri onda mevcut değil, renksiz olduğu için beyaz. Bu durum aynı zamanda kulakları da etkiliyor.

Zor olmadı mı sağır bir kedi ile bunca yıl diye soracak olursanız... Eve geldiğimde %90 kapıda karşılar beni. Tabii seslenmek istediğinde oldukça zor oluyor. Eğer yüzü bana doğruysa el kol hareketleriyle dikkatini çekebiliyorum ama görüş alanı dışındaysam direkt kapsama alanının da dışındayım. Gel ve Yapma hareketlerini öğrettim ona, bir kediye ne kadar bir şey öğretilebilirse tabii. Anca işine gelirse anlıyor yoksa yırtınsan umrunda olmaz.


Şu anda 2001’den bu yana birlikteyiz kendisi ile. Aynı evi, aynı yatağı paylaşıyoruz. Daha çooook maceralarımız var, çok eğleneceksiniz. 

15 Kasım 2013 Cuma

BAŞKA GALAKSİLERDE HAYAT VAR MI?



Bu aralar bir şekilde karşıma sürekli evren ile ilgili belgeseller çıkıyor. Kimi zaman modumu çok bozduğunu söyleyebilirim. O sonsuz karanlığın içindeki milyonlarca yıldız, gezegen, gök cismi arasında mavisi ile yeşili ile güzel Dünyamız bile nokta kadar kalıyor. Biz o noktanın üzerindeki bit kadar bile değiliz. Tabii burada şunu da söylemeden geçemeyeceğim, kendini çok üstün görenler, çok böbürlenenler, bir gelirken çıplak geldiklerini, öbür tarafa giderken de totişlerine tıkılacak pamuğu ve ikincisi evrende kapladıkları yeri düşünsünler :)

Konuyu dağıtmadan devam etmeye çalışacağım, çünkü konu dağılmaya çok müsait. NASA ve benzeri kuruluşlar uzayı didiklemeye devam ediyorlar. Sadece NASA’nın yıllık bütçesi 17.3 milyar Dolar.

Şimdi bu noktada durup başka bir bilgi vermek istiyorum. Dünyada ilk insanın Afrika’da 200.000 yıl önce yaşadığı biliniyor. 1 Milyarıncı insana 1802 yılında ulaşılmış. Nüfus katlanarak artıyor. Ve bir yerden sonra kontrolden çıkıyor. Aşağıda bu konuda Wikipedia’dan aldığım bilgileri göreceksiniz.

·         1 milyara 1802 yılında ulaşılmıştır.
·         2 milyara 1927 yılında ulaşılmıştır.
·         3 milyara 1961 yılında ulaşılmıştır.
·         4 milyara 1971 yılında ulaşılmıştır.
·         5 milyara 1987 yılında ulaşılmıştır.
·         6 milyara 1999 yılında ulaşılmıştır.
·         7 milyara 2011 yılında ulaşılmıştır.
Yukarıdaki rakamlara göre, son 50 yılda dünya nüfusu ikiye katlanmıştır.
Birleşmiş Milletler tarafından 2002 yılında yayınlanan tahminlere göre:
·         8,5 milyara 2020 yılında ulaşılacaktır.
·         9,6 milyara 2030 yılında ulaşılacaktır.
·         10,3 milyara 2040 yılında ulaşılacaktır.
·         12 milyara 2050 yılında ulaşılacaktır.

Biz insanlar doğada mümkün olduğu kadar her hayvanın üremesini kontrol altında tutmaya çalışıyoruz. Sokaktaki kedi, köpeğin bile çok artmasına tahammülümüz yok ki aslında birlikte yaşamaya en alışık olduğumuz hayvanlar bunlar. Hayvanların tüm yaşam alanlarını ellerinden almaya çalıştığımız yetmiyormuş gibi, kendi yiyeceğimizi ürettiğimiz tarım alanlarımızı bile yok ediyoruz. Eski bir Kızılderili atasözü var “Bir gün gelecek beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak”. Sebze olmadan yaşayabilecek mi insanoğlu? Sanmıyorum. En azından ot, çimen olmadan yiyebileceğimiz hayvanlar beselenemeyeceği için bir yeşillik bittikten kısa bir süre sonra zaten onlar da ölecekler ve böylece et de yiyemeyecek hala geleceğiz. Şu andaki mevcut halimizle bile Dünya sanıyorum bu kadar insanı beslemekte zorlanıyor. Çok uzağa bakmaya gerek yok, Türkiye’ye bakalım yeter. Çiftçi halinden memnun değil, üretim her geçen gün azalıyor. Yetişen kaç genç çiftçi olmak istiyor bir düşünün? Var mı tanıdığınız? Herkes beyaz yakalı olmanın peşinde. İneklerimiz bile yetmez oldu ne yazık ki bu verimli toprakların üzerinde de yurtdışından getirdik. Simitlerin üzerindeki susamı bulmak bile zorlaşmış artık.

Peki insanoğlu bu hızla üremeye devam ettiği sürece, yani yukarıda gördüğümüz gelecek ile ilgili veriler gerçekleştikçe bu dünyanın bu kadar insanı beslemesi mümkün mü? Gayet net görülüyor ki değil.

Dan Brown’un son kitabı Cehennem’i okuyanlar bilirler, kitaptaki bilim adamı tüm insanlığı tehdit edecek bir virüs yaymaya çalışmaktadır. Konunun detaylarına girmeyeceğim. Ancak sonunda yaymaya çalıştığı virüsün insanların üremesini üçte bir oranına düşürecek bir virüs olduğunu tespit ederler. Kitabı okuduğum zaman, tüm kitap boyunca da edindiğim bilgiler ışığında ne kadar da doğru bir iş yapmış diye düşünmüştüm. Hepimizin çocuk sahibi olması gerçekten gerekiyor mu? Hadi gerekmesi ve istiyor olunması bile bir yana, dünya bu yükü kaldıramayacak olduktan sonra sadece istiyor olmak yeterli mi?


Şu anda bile uzay araştırmalarına harcanan kaynaklar dünyayı daha yaşanır bir hale getirmek için harcansa, insanların bu derecede üremesi engellense, ülkeler arasında sınırlar kalksa, tüm dünyanın kaynakları olması gerektiği gibi kullanılsa, açlar doyurulsa, ozon tabakasını korumak için tüm dünya elele verse, silahlanmaya ve askeriyelere harcanan bütçeler buralara harcansa, dünya sizce de çok daha güzel ve yaşanılası bir yer olmaz mı? Ve çok, çok daha uzun zaman hepimize yetmez mi? 

30 Ekim 2013 Çarşamba

NEDEN RTE ve AKP?


Ben ve benim gibi bir çok insan AKP’nin nasıl bu kadar oy aldığını anlayamıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın tavırlarına, ülkenin gidişatına, giderek daha muhafazakarlaşmamıza rağmen neden insanlar buna boyun eğiyorlar? İnsan nasıl kendi özgürlüklerini başkasının eline teslim edebilir bizler için anlamak mümkün değil. Ancak geçen gün okuduğum bir kitapta (Gülseren Buğdaycıoğlu – Hayata Dön) öyle bir analiz vardı ki sanırım tüm sorularımın yanıtını buldum.

Bu aslında Hitler’in Freud tarafından yapılmış bir psikanalizi. Lütfen şimdi kimse bana RTE’yi Hitler ile kıyaslama gibi bir şeyler söylemesin. Elbette ki hepimiz biliyoruz RTE’nin Hitler gibi olmadığını, milyonların ölümüne yol açmadığını. Ancak bizlere göre diktatörce bir tavrı olduğunu da kimse yadsıyamaz.

İşin komik tarafı; bizlerin oylarını kaybetmesine sebep olan bu tavır, diğer tarafta bizimkinin tam aksine oy verme sebebi olarak su yüzüne çıkıyor. Freud insanların otoriteye, özellikle yıkıcı otoriteye bağımlı olduğuna inanır. Bizler kadar sorgulayıcı ve bireysel yetiştirilmemiş insanların en güçlü isteği, yine Freud’a göre arzularını kendisi yerine kontrol edecek, onları durduracak bir figür bulmaktır. Freud’a göre kalabalık insan grupları tehlikelidir. Hem yasaklayıcı, hem de izin verici birinin lider olmasının ölümcül sonuçları olabileceğine inanır. Alman halkı Hitler’de kendi iradesinin somutlaşmış halini görüyor ve en büyük hayallerinin temsilcisi olarak düşünüyordu. Kendinden emin konuşması, her zaman en doğruyu onun bildiğine dair büyük bir güven oluşturmuştu halkta. Ayrıca bu bir şekilde yalnızlığın da sonu demek. Führer var başlarında. Yerine göre seven, yerine göre döven ama her daim sahip çıkan, kötülükten korumaya hazır bir adam, istesen de yanlış yapmana izin vermeyen.

Bugün bizdeki duruma baktığınızda da farklı bir durum görüyor musunuz? Öncelikle yıkıcı otorite bizim aile yapımızda, özellikle Doğu kökenli vatandaşlarımızda BABA figürüdür. Evlenip barklanmış, çoluk çocuk sahibi olmuş koca adamların bile hala babalarının sözü ile hareket ettiğine hiç şahit olmadınız mı? (Hatta devlet bile “DEVLET BABA” değil miydi bizde?) Kadınların durumundan ise bahsetmek bile yürek acıtıyor. Evlenene kadar babanın, evlendikten sonra kocanın himayesinde geçen bir hayat. Gerekirse dayak, hatta kendi ailenden gelen reddediş sonucu cinayete kurban gidiş. “Babanın/Abinin elini kana bulama, hayatını yakma! Al şu silahı, git sık kafana...” hikayelerini bizim gibiler çoğunlukla gazetelerin 3.sayfalarında okudular. Ama buna itiraz etmeden intihar eden niceleri var bizim ülkemizde.

Şanslı olanlarımız babalarımızdan “Hayır” cevabı aldığımızda sebeplerini de öğrendik. Ama şansız olanlar babalarından öyle bir “HAYIR” aldılar ki ve bu hayır hem öyle bir kesinlik, hem de öyle bir güven taşıyordu ki ne dönüp tekrar sorabildiler, ne de sözünden çıkabildiler... Babaları onların iyiliğini istiyordu ve onlar için olabileceğin en iyisini biliyordu.

Freud der ki; “Faşizm; kendinden ve tüm yaptıklarından tamamen emin gibi görünen buyurgan ve karizmatik bir liderin cazibesiyle başlar.” Yine toplumumuzdaki baba figürüyle ve sonrasında da RTE ile bağdaştırmadınız mı?

Hitler zaman geçtikçe kendini neredeyse İsa’ya benzetmeye başlamıştı. Söylemleri giderek sertleşirken o kendine güveninden bir şey kaybetmemişti. Eğer rol yapıyor olsaydı mutlaka fark edilirdi. Ancak bu liderlerin belki de en güçlü tarafı kendine olan güvenleri. Bu peşinden çok büyük bir inandırıcılık getiriyor haliyle. Ama bence işin şöyle bir kötü tarafı var ki; akıllı ve bilgili insanlar kuşkucu olurken, kendinden emin olanlar hep cahillerdir.

Bu tür liderler Freud’a göre kitleleri hipnotize eder. İnsanlar neyin doğru, neyin yanlış olduğunu kolayca öğrenir.  Bir nevi armut piş, ağzıma düş durumu. Kafası karışmaz, kendi doğrusunu arayıp bulmak zorunda kalmaz, içinde çok rahattır. Çünkü lideri ona olması gerekeni söylemiş, o da yapmıştır. Sorumluluk kendisine ait değildir. Bu ise kurban psikolojisi olarak adlandırılır. Aslında çok rahattır. Hiç bir şeyi düşünmenize gerek kalmaz. Sadece söyleneni yapmak yeter. Olandan siz sorumlu değilsinizdir. Ancak çok büyük ve başarılı bir şeyin parçasısınızdır. Bu da güç demektir. Sadece söyleneni yaparak güce ulaştığınız gibi bir yanılsama yaşarsınız. Bizim toplumumuza ne kadar uygun, değil mi? Başörtüsü sorunu nedeniyle senelerce ezilenler şu anda gücü ele geçirmiş ve açık insanların üzerinde bir güce sahip olmuşlardır. İnsan tek başınayken kendi vicdanı hırsızlık, şiddet, yıkıcılık gibi şeylere izin vermezken bir lider belli koşullarda buna izin veriyordu. Kitlelerle birlikte olmak da suçun niteliğini zihnin ve vicdanın çok gerilerine atıyordu.

Bizim RTE’nin ödünün kopacağı bir saptama yapıyor Freud Hitler için. Belki de en benzemedikleri nokta bu J Onun gibi liderlerin kalabalıklarla kurduğu ilişkinin erotik bir ilişki olduğunu söylüyor. Ki Hitler de konuşmalarında Alman kitleleriyle seviştiğini söylüyor.

Freudcu bakışa göre savaş ve barış dönemlerce hep birbirini izler. Bunu önlemek için ise içgüdüsel enerjinin bilime, ticarete ve sanata yöneltilmesi gerekir. İnsanlar her zaman özgürlük yada eşitlik istemezler. Bu Freud’u bile çok şaşırtmıştı. Ve bu bilgileri okuyana kadar ben de anlamakta çok zorluk çekiyordum. Bir çok insanın demokrasiyi etkisiz, ihtişamsız ve sersemletici bulduğunu keşfeden Freud demokrasinin benliğin içinde ve dışında karmaşaya yol açtığını fark ediyor. Faşizmde ise iç çatışma ortadan kalkıyor ve insanlar kendini güçlü hissediyor.


Şimdi bütün bunların ışığında bir düşünün, ilk başta RTE ve AKP’nin özgürlükçü olduğunu düşünen insanlar haricinde kalanlara bir bakın, meydanları dolduran RTE/AKP seçmeni kalabalığa bakın... İnsanlara bakın... O insanlara birer hikaye uydurmaya çalışın. Ne iş yapar, nasıl bir ailesi vardır, aile ilişkileri nasıldır, geçmişinde neler vardır, kişiliği nasıl olabilir??? Kaç tanesinin çok iyi eğitimlerden geçmiş, kültürlü bir aileye sahip, bağımsız kişiliği olan, kendi kararlarını kendisi alan insanlar olduğunu söylersiniz? 

23 Ekim 2013 Çarşamba

SAPPHIRE AVM HELAL AVM Mİ?

Bu uzun binayı kim kurtaracak?

Sapphire açıldığı zaman sanırım çok büyük beklentiler ile açıldı. Bulduğu her AVM’ye girmeyen Beymen bile vardı orada.

Bugüne kadar sanırım 4-5 kez gitmişimdir. İlk gittiğimde ana girişten girdim ve bana havaalanını hatırlattı. Aynı soğuk, ruhsuz, cam ve metalin ölü birlikteliği... İkinci gittiğimde metro girişinden girdim. Göbek taşı nerede diye arana arana gezdim yemek katını. Öyle bir hamam havası var ki, inanılmaz... Ara katlar insanın içini açıyor demek isterdim ancak ne mümkün. AVM’nin giriş ve birinci katı hariç diğer katlar bodrum katı. Yani, zaten pencere yok... Bir de merdiven boşluğu olması gereken yerlere kolonlar konulmuş ki karşı koridordaki mağazaları bile rahat rahat göremeyelim diye. Binanın soğukluğu ve ruhsuzluğu, giriş kata tavandan inen martılarla ve biraz saksılı yeşillikle kırılmaya çalışıldı sonradan ama nafile.

Binanın mimarı Tabanlıoğlu Mimarlık. 1956 yılında kurulmuş bir mimarlık firması. Haklarında çok kaba taslak bir Google araştırması yaptığımda karşıma çıkan projeler bana bu binayı daha iyi anlama imkanı verdi. Sanıyorum siz de anlayacaksınız şimdi. Atatürk Havalimanı ve Atatürk Kültür Merkezi (Taksim), Levent Loft, Bodrum Dış Hatlar Terminali. AKM binasını seveniniz var mı? Levent Loft binası yine aynı iticilikte değil mi? Beni şaşırtan Kanyon’u ve yeni alışveriş ibadet merkezi Zorlu AVM’yi de Tabanlıoğlu’nun yapmış olması. Gerçi Zorlu’yu gördüğümde Kanyon’a benzediğini düşünmüştüm, yanlış değilmişim. Kanyon en sıcak projeleri sanırım bildiklerim arasında. Zorlu’da ise yine bir soğukluk ve iticilik var ki bu ayrı bir yazı konusu bence.

Sapphire’e geri dönersek... Türkiye’nin birinci, Avrupa’nın beşinci ve dünyanın 143. uzun binası, 236 metre yüksekliğinde, açık hava şartlarını yakaladığınızda Uludağ’ın tepesine kadar görebileceğiniz bu AVM’ye ne yapılacak hiç bilemiyorum.

Kapanan dükkanları ile, boş restoranları ile ve artık pek ortada göremediğim Arap turistleri ile terk edilmiş bir hali var. Seyir Terası’na çıkmadım, o kadar yukarıda olmak beni pek cezbetmiyor bir türlü. SkyRIDE dedikleri (ne olduğunu benim de tam bilmediğim) Türkiye’nin ilk dört boyutlu simulasyon salonu da Sapphire’de. Ayrıca internet sitelerinde göremiyoruz ancak bir balmumu heykel müzesi var. Onun da pek başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim ortada gördüğüm heykellere bakarak.

Ayrıca sanıyorum kendileri Helal AVM olmaya çalışıyorlar. Kiler’in sahiplerinden olan AKP Bitlis milletvekili Vahit Kiler Pierre Loti'nin isminin 'İdris-i Bitlis' olarak değiştirilmesini istemişti. Yabancı isimlere karşıymış kendisi. Sapphire’e Safir bile demezken mi? Kendisinin nasıl bir kafa karşıklığı ve bilinçaltında herhalde Batı hayranlığı içinde olduğunu görüyorum ben. Konuya geri dönersem, koca AVM’de bir kadeh içki içebileceğimiz bir yer bulamadık. Var mıymış bilmiyorum gerçi. Ama bu haliyle hepten çekilmez olmuş.
Bir çok restoran kapanmış, kalanlardakilerin de ürünlerinin tazeliğinden şüpheye düşüyor insan haliyle. İsim vermeyeceğim ama yediğimiz yemekten de çok memnun kalmadık.

Aşağı yukarı bir saatlik Sapphire gezisi sonunda kendimizi taksi ile Kanyon’a attık ve “Oh be medeniyet” dedik J Üstelik de bir film galasına denk geldik. Neredeyse tüm ünlüler oradaydı.


Bütün bu şartlar altında Sapphire yönetiminin işi çok zor. Kolaylıklar diliyorum kendilerine. 

11 Ekim 2013 Cuma

SEVGİ DE BİR YERE KADAR



Dün kapının önünde sokak köpeklerimiz Paşa ve Dansöz'ü besleyecektim. Hemen yan tarafımızda olan iş yerinin duvarının dibi bu iş çok müsait. Çünkü gelen geçen fazla olmaz haliyle köpeklerin yemek yerkenki agresifliği ile uğraşmak zorunda kalmıyorum. 

O sırada sanıyorum ki bu iş yerinin sahibinin oğlu olan ve belli ki iyi yerlerde eğitim gören 15 yaşlarında bir çocuk geçmek istedi yanımızdan. Kaldırımdayız bu arada. Ben de köpeklerden rahatsız olmaması için az ilerden geçmesini rica ettim. Verdiği cevaba önce çok sinirlendim. "Başka yerde besleyin köpekleri, kokutuyorsunuz burayı. Köpek sevgisi de bir yere kadar..." dedi. Buranın sokak olduğunu, ona sormayacağımı söyledim ve gitti.

Ama sonra düşünmeye başladım. Sevginin bir sonu var mıdır? Bana sorarsanız olmamalı. İnsan çocuğunu severken "çocuk sevgisi de bir yere kadar" diye düşünür mü? Veya eşini, annesini, babasını, arkadaşını severken... Pazara kadar değil, mezara kadar diye bir sözümüz vardır. Ama sanıyorum bu sadece lafta kalıyor. Ve bence en kötüsü bir çok insan ailesinden sadece BİR YERE KADAR sevmeyi öğreniyor. Çocuğu sınıfı geçerse, iyi notlar alırsa, ilk senesinde üniversiteye girerse, kendisinin onayladığı bir evlilik yaparsa seviyor çocuğunu anca... Olabilir mi böyle bir şey? Sevgi şartlara bağlanabilir mi? Şartlı olan sevgi, sevgi midir? 

Belki de bir çok insan böyle yetiştiği için kendi de sevmeyi bilemiyor. Eşi istediği yerde düğün yaparsa, istediği takıyı alırsa, onun istediği gibi giyinirse seviyor. 

Şimdi bir durun düşünün, aileniz sizi nasıl sevdi, eğer varsa siz eşinizi, çocuğunuzu nasıl seviyorsunuz? 

Ve şöyle bitirmek istiyorum yazımı; annem beni hiç bir şarta bağlı olmadan sevdi. Ergenlik dönemimin başında annemin kanser olmasıyla ben sanıyorum zor bir ergenlik geçirdim. Bir gün, ne olduğunu şimdi tam hatırlayamıyorum ama annem bana dedi ki "Katil de olsan, orospu da olsan, hırsız da olsan sen benim kızımsın. Atamam, satamam. Her şekilde seviyorum seni." Sayesinde ben kimsenin onayını aramayan, kendine güvenen bir insan oldum. 

Herkesin aynı şekilde, şartlara bağlı olmadan sevmesi ve sevilmesi dileğiyle...

16 Ağustos 2013 Cuma

Ben Kapitalizmim


Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kâbe manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken? ♦Ben Kapitalizmim ve Batı dünyasından her yıl 3.5 milyon kişi Uzak Doğu'ya seks turlarına gidip çocuklarla ilişkiye giriyorlar! ♦Amerikalıların %85'i ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte kapitalin gücü! ♦Hepiniz kölesiniz, her gün evinize gidip ruhunuzu televizyon ekranınızla ısıtan, ancak hediyelerle sevdiklerinizi mutlu edebilen köleler.
Merhaba,
Ben Kapitalizmim ve kızlarınızı Barbie'lerle büyüttüm, sizden estetik operasyon için para istiyorlarsa bu şaşılacak bir durum değil
Ben Kapitalizmim ve çıkarlarım uğruna üstünüze moda endüstrisini saldım! Sonuç: 17 yaşındaki kızların %78'i dış görünüşlerinden rahatsız.
Ben Kapitalizmim ve kadınları ne kadar "şişman" olduklarına öyle bir inandırdım ki, sadece ABD'de 10 milyon kadın anoreksi/blumia hastası!
Ben Kapitalizmim ve bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücuduna duyduğu memnuniyetsizliği %50 artırmaya yetiyor!
Ben Kapitalizmim ve işyerlerinde çalışıyor olmak yerine protesto gösterilerine katılan insanlar beni çıldırtıyorlar!
Dünya çapında yükselen anarşi, bu inatçı protestolar da neyin nesi? Yeni Apple ürünlerini beğenmediniz mi?
Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız ve elitist bir CEO'nun hayat hikayesi sizin için "azim ve başarı hikayesi".
http://i.imgur.com/ewPsY.jpg
Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!
Ben Kapitalizmim ve "insanlığı" sevip, komşunuzdan nefret etmenizin sebebi benim!
Ben Kapitalizmim ve siz benden kaçabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Gördüğünüz reklamların %46'sı caddelerde, sokaklarda, halka açık her yerde!
Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1'inizin ihtiyacı olan makineleri ucuz işçilerle üretmekte çok mahirdi.
Elbette bütün kapitalistler birer "aziz" gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz.
İnsan haklarını falan unutup kapitalizme iyice dalın! Fred Shuttlesworth da Steve Jobs gibi dün öldü ama hanginiz onu tanıyorsunuz ki?
Ben Kapitalizmim ve dün en mutlu günlerimden birini yaşadım, bencil bir kapitaliste, gaddar bir patrona aziz muamelesi yapmanız müthişti!
Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.
Ahlakınızı o kadar bozdum ki babanız ölüm döşeğindeyken aklınızdan geçen şey kardeşlerinizle mirası nasıl bölüşeceğiniz!
Ben Kapitalizmim ve para herşeydir! Sizi böyle çılgın bir şeye inandırabilmiş olmam ne müthiş bir başarı.
Hepiniz birer yalancısınız çünkü kendinize istediğiniz şeyi elde edince mutlu olacağınızı söyleyip duruyorsunuz.
Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yediklerinizi eritmek için ter döküyorsunuz!
Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!
Ben Kapitalizmim ve siz yılda ortalama 100.000 reklamın karşınıza çıktığının farkında mısınız?
Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve temin eden bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!
Ben Kapitalizmim ve sizin bir şeyleri anlamak için çabalamanız gereksiz, patronun ne diyorsa onu yap sonra da televizyon izle!
Ben Kapitalizmim ve PC oyunlarıyla beslediğiniz çocuklarınızın birinin ölümünü duyduğunda verdikleri tepki şu: "Sadece tek canı mı varmış?"
Ben Kapitalizmimve Batı dünyasından her yıl 3.5 milyon kişi Uzak Doğu'ya seks turlarına gidip çocuklarla ilişkiye giriyorlar!
Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu'da 6-12 yaş arası kızlar 200$ gibi komik bir miktarla seks kölesi olarak satılıyorlar.
Ben Kapitalizmim ve "serbest piyasa ekonomisi" dünyanın en büyük yalanı.
Ben Kapitalizmim ve ben bile kendimden tiksiniyorum.
Ben Kapitalizmim ve güzelliğin tanımını da değiştirdim: En güzel kadın en iyi göğüs estetiğine sahip olan kadındır.
Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların %24'ü eğer milyarder olmaları için gereken bu olsaydı bütün ailelerini reddedebileceklerini söylüyor.
Ben Kapitalizmim ve sizin emekli olmanıza ancak bir devrim yapmak için çok yaşlı ve çok yorgun olduğunuzda izin veririm.
Ben Kapitalizmim ve sizler biraz düşünseniz bir televizyonla bir emzik arasında hiçbir fark olmadığını anlarsınız.
Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum! Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria's Secret'a koşun.
Victoria's Secret ülkelerime Türkiye de ekleniyor, incecik bir parça çamaşıra 80$ verince çok çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!
Ben Kapitalizmim ve kadın cinselliğini çok yüksek fiyatlı bir satış ürünü haline dönüştürmeyi de elbette başardım: Victoria's Secret.
Vogue Fashion's Night Out daha sık yapılmalı, unutmayın ekonomimiz sizin durmaksızın bir şeyler almanızı gerektiriyor!
Ben Kapitalizmim ve bütün zavallı kölelerim yarın akşam Vogue Fashion's Night Out'un tadını çıkaracaklar mı?
Ben Kapitalizmim ve en büyük başarılarımdan bir tanesi, insanları "çok fazla düşünmek" diye bir kavrama inandırmak. Çok fazla düşünme, hadi!
Ben Kapitalizmim ve para benim param. Sizin bunu anlamak için sadece biraz zamana ihtiyacınız var.
Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!
Ben Kapitalizmim ve Madonna'nın sadece Londra'da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.
Ben Kapitalizmim ve Tayland'da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland'e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.
Ben Kapitalizmim ve Batı dünyasında kredi kartı borcu yüzünden intihar edenlerin sayısı an itibariyle senede ortalama 22.000 kişi!
Ben Kapitalizmim ve Batı Avrupalılar, Sahraaltı Afrikalılardan 6.5 kat daha fazla et tüketiyor.
Ben Kapitalizmim ve 25.000 tane Suudi prensi otomatik olarak ayda 35.000 $ maaş alırken, milyonlarca Arap yataklarına aç gidiyor.
Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin %90'ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.
Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene 8.5 milyon $ değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar...
Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız, Hindistan'da 1 milyon kişi günde sadece 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretirken.
Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.
Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64'ü kokain bağımlısı.
Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.
Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz banyonuzun fayansının renklerinden rahatsız oluyorsunuz.
Hangi aşktan, hangi sevgiden bahsediyorsunuz, sevgilinize sevginizi sadece hediyelerle, lüks mekanlarla, arabalarla kanıtlayabiliyorken
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!!!!
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kâbe manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken?
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar kutsal topraklarına gittiklerinde bile alışverişe koşarken?
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya tüketmek, eğlenmek,çılgınlık yapmak için Cadılar Bayramı'nı "kutlarken"?
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hristiyan bayramı Noel'i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için "kutlarken"?
ABD'de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV'de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.
Ben Kapitalizmim ve sen bir dilenci senden para istediği zaman en küçük bozuklukları seçmeye devam et.
Ben Kapitalizmim ve size hep bir şeyinizin eksik olduğu hissini hissettiriyorum ki daha fazla alışveriş yapın.
İşini sevmiyor olabilirsin, bırakmak isteyebilirsin, problem değil, o işi senden daha ucuza yapacak binlerce kişi hazırda bekliyor!
Tabii ki isyan etme özgürlüğünüz var, ama ediyor musunuz? Orada oturup TV izleyerek anlamsız hayatınızı sürdürmeyi tercih ediyorsunuz.
Ben Kapitalizmim ve sen farkında olmayabilirsin ama 6 yaşındaki bir çocuk, hayatının ortalama 1 yılını TV izleyerek geçirmiştir.
Odasında TV ile büyüyen bir çocuğun sabıkasının olması ihtimali, TV ile büyümeyen bir çocuğa göre % 40 daha fazladır.
TV enerjini tüketiyormuş gibi hissediyorsan eğer, doğru hissediyorsun çünkü TV izlemek fiziksel aktivite yapma isteğini % 57 azaltır.
Sen şimdi satın al ilerde çocukların ödeyecekler.
Ben Kapitalizmim ve nörologların sizi daha çok tüketime teşvik edebilmek için araştırmalar yapmasının sebebi benim.
Benim işim insanları, nesneleri, hatta duyguları birer tüketim malzemesine dönüştürmek.
Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.
Ben Kapitalizmim ve çocuklarınız için bayramların tek bir anlamı var artık: Harçlık!
Dünya nüfusunun %50'si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin %1'ine sahip.
Dünya nüfusunun %1'i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin %50'sine sahip.
Ben Kapitalizmim ve evet, Kaddafi ailesinin süper lüks hayatının ifşa edilişi beni tedirgin etti.
Ben Kapitalizmim ve petrollerini ucuza elde edebilmek için son 40 yılımı Arapları "fanatik İslamcı" diye damgalamakla geçirdim.
Visa Application: Sizi sadece ucuz işçiyken seviyorum üçüncü dünya ülkelerinin zavallı insancıkları. Sakın gelip de medeniyetimi kirletmeyin!
"Visa Application"ın Türkçesi: "Ben senin petrolunu çalıyor olsam bile senin ne haddine benim ülkeme girmeye çalışmak?!"
"Visa Application"ın Türkçesi: Ben senin ülkene girip seni her şekilde sömürebilirim, ama sen benim ülkeme tatile bile gelemezsin ilkel şey!
Kimi arkadaşlarınla buluşmak senin için tam bir stres sebebi çünkü çok pahalı mekânlarda takılıyorlar ve bu seni maalesef aşıyor!
Bir kapitalist işçilerini yalnızca çalışmaya devam edebilsinler diye besler.
Şöhret dünyasından biri sahnede Tanrı'ya şükrettiği zaman, aslında bana şükrediyor, bana, ün ve para Tanrısına!
Hadi hepiniz kabul edin artık, televizyon sizin tek gerçek arkadaşınız.
Ben Kapitalizmim ve uykumda "daha ucuz işçi..." diye sayıklarım.
Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.
Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölüme sürüklenirken sizin "nasıl daha zengin olabilirim" diye düşünmeniz bana büyük zevk veriyor!
Anlamıyor musunuz, toplumda fakirliğe ihtiyacımız var, onlar yeterince fakir olmadan sen bu kadar zengin olabilir misin canım?
Sizi neden çalışmakla bu kadar meşgul ediyorum? Fazla düşünmeye vaktiniz olmasın, aklınıza "tuhaf" fikirler girmesin diye elbette.
Toplumu öyle bir hale soktum ki onbinlerce kişi kolaylıkla stadyumlarda toplanabilirken protesto gösterilerine pek kimse gelmiyor. Başardım!
Hepiniz kölesiniz, her gün evinize gidip ruhunuzu televizyon ekranınızla ısıtan, ancak hediyelerle sevdiklerinizi mutlu edebilen köleler.
Televizyon karşısında uyumanın içinizdeki tüketim isteğini %20 artırdığını belirtmek istedim iyi geceler demeden önce.
Amerikalıların %85'i ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte kapitalin gücü!
İnsanları "borç batağı" ile korkuttuktan sonra yaptıramayacağım şey yok! Para benim param, düzen benim düzenim.
Toplumu öyle bir hale getirdim ki kendinizi "normal" göstermek için takım tutmanız, alışverişe bayılmanız, ünlüleri takip etmeniz gerek.
Tabii ki bu toplumdan uzak durma teşebbüsünde bulunabilirsiniz ama sonunda kendinizi yine bir AVM'de bulacağınızdan şüpheniz olmasın.
Protesto etmek hakkınızı bile elinizden alıp, en sonunda canınızı dahi alabilen bir devleti kendi vergilerinizle beslemeniz müthiş.
Sizi özgür bırakmayan, fikirlerinize sansür vuran, en sonunda polis kurşunuyla öldüren bir devleti kendi elinizle kurmanız ne tuhaf.
Sizin ağzınızı burnunuzu kırıp hapse tıkmaları için bir devlet kuracak parayı, kendi vergilerinizle sağlamanız ne kadar tuhaf.
Ben Kapitalizmim ve para benim param, sizin bunu anlamak için sadece biraz zamana ihtiyacınız var.
Amy Winehouse gibi bağımlılara acırken hepinizin birer bağımlı olduğunu unutmanız ne kadar komik, zavallı tüketim bağımlıları!
Ortalıkta çok fazla özgürlük var ve yeterince ölüm yok.
Ben istediğim kadını elde ederim, biraz altın, biraz pırlanta, biraz şan şöhret, birkaç güzel vaat, tamamdır.
Sizlere yüksek çözünürlüklü TV verdim ki beyninizi daha net yıkayabileyim canlarım.
Neden hala inat ediyorsun, bütün arkadaşların seni alışveriş merkezlerine götürmeye uğraşırken, herkes seni tüketmeye teşvik ederken?
Anonim

3 Ağustos 2013 Cumartesi

KADIN


Yazacağım kadın aslında ağırlıklı olarak Türk kadını ama dünyanın bir çok yerinde böyle kadınlar o kadar çok ki...

Öncelikle nereden aklıma geldi bunu yazmak onu söyleyeyim, okuduğum kitaptan. Aşkın Kollarında. 1800'lü yılların sonlarında sosyeteye takdim edilmek üzere Amerika'dan Londra'ya gelen genç bir kız katılmaması gereken bir Cakras balosuna (bir nevi swingers balosu) katılır yanlışlıkla ve orada evlenebilecek son erkek olan Marki ile tanışır. Aralarındaki çekim dayanılmaz ve karşı konulmazdır. Ama Clara'nın koruması gereken bir ismi vardır. Marki ise evliliğe çok uzaktır, aklından bile geçmez. Uzun bir ilişkisi bile olmamıştır. Evli kadınlarla birlikte olmayı tercih eder hatta. Paylaştıkları bir iki gizli öpücük genç markinin de Clara'nın da kanını iyice tutuşturur. Clara'ya başka bir şekilde sahip olamayacağını anlayan Marki sonunda evlenme teklif eder. 

Tabii ki bütün mevzu bundan sonra başlıyor bence. Erkeği elde edene kadar tüm cilvesini yapan, güleryüzlü, eğlenceli, her şeyi göze almış gözüken genç kızın  ne kadar garantici olmaya çalıştığını görüyoruz. Marki'ye kendisini sevip sevmediğini sorduğunda onu çok istediğini, kendinden başka birisinin ona dokunmasına katlanamayacağını söylüyor adam. Adamı hepi topu 3 kere görmüş olan kıza bu yeterli gelir mi? Hayır, gelmiyor tabii ki. Adam evlenme teklif etmiş ama kızın hala sorgulaması gerekiyor her şeyi. Kendini sevdirtmeyi başarabileceğini düşünmek yerine armut piş ağzıma düş şeklinde her şeyin hazır olmasını bekliyor. Demiyor ki kendine "Ya ben bu adamı daha 3 kere gördüm. Seviyorum dese neyine inanacağım ki bu sevginin?". 

Aynı şeyi biz de Türk kızlarında görmüyor muyuz? Tanıştığı daha 2 hafta olmuş "Çok seviyor beni, evleneceğiz.". Ya arkadaş, sen bu kadar kısa süredir tanıdığın birisine "en yakın arkadaşım, dostum" bile diyemezken (yada dememeliyken) nasıl karar verdin bu adamla bir ömür geçirebileceğine? 2 günde sana seni sevdiğini söyleyen adamın sevgisi ne kadar sürecek? Yarın bir başkasını da böyle küt diye sevmeyeceğini nereden biliyorsun? 

Hele bir de erkek romantikse, şiirler okuyorsa, güzel sözler fısıldıyorsa kulağına... Şiir pek sevmem ben, şairleri ise daha da sevmem. Niye? Adamlar yazıyorlar tamam, güzel de yazıyorlar belki. Ama o duygular sadece kişiye özel değil ki. Adam aşka aşık. Bugün senin için yazıyor, yarın benim için, öbür gün bambaşka biri için. Sen daha tanımadığın, huyunu suyunu bilmediğin adamın lafına nasıl inanıp, güveniyorsun?

Tekrar konuya geri dönersem, Marki aslında gayet dürüstçe bir cevap veriyor beni seviyor musun sorusuna. Ama kadına yetmiyor. Halbuki dese ki "Ölüyorum sana olan aşkımdan" kadın sormayacak başka soru, aklında soru işaretleri o kadar oluşmayacak. 

Ve evlenmeye karar veriyorlar. Clara o gece Marki'yi gizlice eve alıyor. Ev dediysem, bizim evler gibi değil elbet. Şatodan bahsediyorum. Adama yalvara yakara, içinde duyduğu isteği dizginleyemeyerek bekaretini veriyor Marki'ye. Ondan sonra o ilk anların heyecanı, birbirine kavuşamamanın verdiği ıstırap dindiğinde ise sanki adam onu zorlamış gibi yine sorular, sorgulamalar, surat yapmalar...

Buradan kadın arkadaşlara seslenmek istiyorum. Siz belki bunu ağır davranmak sanıyorsunuz ama... Değil arkadaşım, değil. Özellikle bizimki gibi kadının bekaretinin önemli olduğu, cinselliğin baskılandığı toplumlarda yaşayan kadınların %90'ı böyle davranıyor zaten. Farklı davrandığınızı, adama özel hissettirdiğinizi falan sanıyorsunuz ya... Adam sizden önce bunu kaç kere yaşadı, sayamaz bile... Denir ya hani "Ben senin bildiğin kızlardan değilim" diye... Hah, bence asıl o kızlardan korkmak lazım. Bir defa adamın senden önce nasıl kızlar tanıdığını nereden biliyorsun yahu? Belki çok doğru düzgün kızlardı hep. Yada neden bu kendinden başka herkesi karalama ihtiyacı? Yada şöyle düşünün bir; bir arkadaşınızın evine gittiniz ve arkadaşınız mutfaktan bir şey getirmek için içeriye gidecek. Ona der misiniz "Ben hırsız değilim, beni rahatlıkla burada tek başıma bırakabilirsin" diye? Birisi bana böyle bir şey dese onu tek başına bırakmamak için elimden geleni yaparım. Eğer hırsız değilse bana neden böyle bir şey söyleme ihtiyacı hissetsin ki? Siz böyle "ben senin bildiğin kızlardan değilim" ayağına yattıkça adam daha da huylanıyor sizden.

Benim kızlara/kadınlara tavsiyem öncelikle biz ne kadar erkeklerin standart numaralarını biliyorsak, onlar da bizimkileri biliyorlar. (Burada bir parantez açayım, bir arkadaşımız var, erkek, çenesi çok laf yapan, telefonda hiç tanımadığı kızları ayarlayabilen bir adam bu. Konuşmaya başladıktan sonra, daha ilk konuşmada evlenmeyi düşündüğü oltasını atıyor ortaya. Her seferinde. Her kızda. 2-3 haftadan uzun bir kızla takıldığına pek denk gelmedim son 10 senedir. Haa, bir de bu 2 hafta içinde kızı yatağa da atıyor mutlaka. Yani 2013 yılı Türkiye'sinde hala sadece "evlilik" lafının geçmesi bile yetiyor kızlarımıza, bir erkeğin kollarına düşünmeden atlamak için.) Bizlerin adamı kandırmak için söylediği şeylere (senden önce sadece 2 kişiyle çıktım) karınları tok zaten. Doğrusu bu olsa bile inanmıyorlar. Boşuna anlatmayın onun için. Siz de onların söyledikleri yalanlara karşı dikkatli olun. Kek gibi her dediğine inanmayın. Söylediklerine değil, yaptıklarına bakın.