16 Ağustos 2013 Cuma

Ben Kapitalizmim


Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kâbe manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken? ♦Ben Kapitalizmim ve Batı dünyasından her yıl 3.5 milyon kişi Uzak Doğu'ya seks turlarına gidip çocuklarla ilişkiye giriyorlar! ♦Amerikalıların %85'i ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte kapitalin gücü! ♦Hepiniz kölesiniz, her gün evinize gidip ruhunuzu televizyon ekranınızla ısıtan, ancak hediyelerle sevdiklerinizi mutlu edebilen köleler.
Merhaba,
Ben Kapitalizmim ve kızlarınızı Barbie'lerle büyüttüm, sizden estetik operasyon için para istiyorlarsa bu şaşılacak bir durum değil
Ben Kapitalizmim ve çıkarlarım uğruna üstünüze moda endüstrisini saldım! Sonuç: 17 yaşındaki kızların %78'i dış görünüşlerinden rahatsız.
Ben Kapitalizmim ve kadınları ne kadar "şişman" olduklarına öyle bir inandırdım ki, sadece ABD'de 10 milyon kadın anoreksi/blumia hastası!
Ben Kapitalizmim ve bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücuduna duyduğu memnuniyetsizliği %50 artırmaya yetiyor!
Ben Kapitalizmim ve işyerlerinde çalışıyor olmak yerine protesto gösterilerine katılan insanlar beni çıldırtıyorlar!
Dünya çapında yükselen anarşi, bu inatçı protestolar da neyin nesi? Yeni Apple ürünlerini beğenmediniz mi?
Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız ve elitist bir CEO'nun hayat hikayesi sizin için "azim ve başarı hikayesi".
http://i.imgur.com/ewPsY.jpg
Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!
Ben Kapitalizmim ve "insanlığı" sevip, komşunuzdan nefret etmenizin sebebi benim!
Ben Kapitalizmim ve siz benden kaçabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Gördüğünüz reklamların %46'sı caddelerde, sokaklarda, halka açık her yerde!
Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1'inizin ihtiyacı olan makineleri ucuz işçilerle üretmekte çok mahirdi.
Elbette bütün kapitalistler birer "aziz" gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz.
İnsan haklarını falan unutup kapitalizme iyice dalın! Fred Shuttlesworth da Steve Jobs gibi dün öldü ama hanginiz onu tanıyorsunuz ki?
Ben Kapitalizmim ve dün en mutlu günlerimden birini yaşadım, bencil bir kapitaliste, gaddar bir patrona aziz muamelesi yapmanız müthişti!
Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.
Ahlakınızı o kadar bozdum ki babanız ölüm döşeğindeyken aklınızdan geçen şey kardeşlerinizle mirası nasıl bölüşeceğiniz!
Ben Kapitalizmim ve para herşeydir! Sizi böyle çılgın bir şeye inandırabilmiş olmam ne müthiş bir başarı.
Hepiniz birer yalancısınız çünkü kendinize istediğiniz şeyi elde edince mutlu olacağınızı söyleyip duruyorsunuz.
Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yediklerinizi eritmek için ter döküyorsunuz!
Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!
Ben Kapitalizmim ve siz yılda ortalama 100.000 reklamın karşınıza çıktığının farkında mısınız?
Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve temin eden bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!
Ben Kapitalizmim ve sizin bir şeyleri anlamak için çabalamanız gereksiz, patronun ne diyorsa onu yap sonra da televizyon izle!
Ben Kapitalizmim ve PC oyunlarıyla beslediğiniz çocuklarınızın birinin ölümünü duyduğunda verdikleri tepki şu: "Sadece tek canı mı varmış?"
Ben Kapitalizmimve Batı dünyasından her yıl 3.5 milyon kişi Uzak Doğu'ya seks turlarına gidip çocuklarla ilişkiye giriyorlar!
Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu'da 6-12 yaş arası kızlar 200$ gibi komik bir miktarla seks kölesi olarak satılıyorlar.
Ben Kapitalizmim ve "serbest piyasa ekonomisi" dünyanın en büyük yalanı.
Ben Kapitalizmim ve ben bile kendimden tiksiniyorum.
Ben Kapitalizmim ve güzelliğin tanımını da değiştirdim: En güzel kadın en iyi göğüs estetiğine sahip olan kadındır.
Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların %24'ü eğer milyarder olmaları için gereken bu olsaydı bütün ailelerini reddedebileceklerini söylüyor.
Ben Kapitalizmim ve sizin emekli olmanıza ancak bir devrim yapmak için çok yaşlı ve çok yorgun olduğunuzda izin veririm.
Ben Kapitalizmim ve sizler biraz düşünseniz bir televizyonla bir emzik arasında hiçbir fark olmadığını anlarsınız.
Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum! Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria's Secret'a koşun.
Victoria's Secret ülkelerime Türkiye de ekleniyor, incecik bir parça çamaşıra 80$ verince çok çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!
Ben Kapitalizmim ve kadın cinselliğini çok yüksek fiyatlı bir satış ürünü haline dönüştürmeyi de elbette başardım: Victoria's Secret.
Vogue Fashion's Night Out daha sık yapılmalı, unutmayın ekonomimiz sizin durmaksızın bir şeyler almanızı gerektiriyor!
Ben Kapitalizmim ve bütün zavallı kölelerim yarın akşam Vogue Fashion's Night Out'un tadını çıkaracaklar mı?
Ben Kapitalizmim ve en büyük başarılarımdan bir tanesi, insanları "çok fazla düşünmek" diye bir kavrama inandırmak. Çok fazla düşünme, hadi!
Ben Kapitalizmim ve para benim param. Sizin bunu anlamak için sadece biraz zamana ihtiyacınız var.
Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!
Ben Kapitalizmim ve Madonna'nın sadece Londra'da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.
Ben Kapitalizmim ve Tayland'da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland'e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.
Ben Kapitalizmim ve Batı dünyasında kredi kartı borcu yüzünden intihar edenlerin sayısı an itibariyle senede ortalama 22.000 kişi!
Ben Kapitalizmim ve Batı Avrupalılar, Sahraaltı Afrikalılardan 6.5 kat daha fazla et tüketiyor.
Ben Kapitalizmim ve 25.000 tane Suudi prensi otomatik olarak ayda 35.000 $ maaş alırken, milyonlarca Arap yataklarına aç gidiyor.
Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin %90'ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.
Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene 8.5 milyon $ değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar...
Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız, Hindistan'da 1 milyon kişi günde sadece 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretirken.
Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.
Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64'ü kokain bağımlısı.
Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.
Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz banyonuzun fayansının renklerinden rahatsız oluyorsunuz.
Hangi aşktan, hangi sevgiden bahsediyorsunuz, sevgilinize sevginizi sadece hediyelerle, lüks mekanlarla, arabalarla kanıtlayabiliyorken
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!!!!
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kâbe manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken?
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar kutsal topraklarına gittiklerinde bile alışverişe koşarken?
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya tüketmek, eğlenmek,çılgınlık yapmak için Cadılar Bayramı'nı "kutlarken"?
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hristiyan bayramı Noel'i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için "kutlarken"?
ABD'de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV'de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.
Ben Kapitalizmim ve sen bir dilenci senden para istediği zaman en küçük bozuklukları seçmeye devam et.
Ben Kapitalizmim ve size hep bir şeyinizin eksik olduğu hissini hissettiriyorum ki daha fazla alışveriş yapın.
İşini sevmiyor olabilirsin, bırakmak isteyebilirsin, problem değil, o işi senden daha ucuza yapacak binlerce kişi hazırda bekliyor!
Tabii ki isyan etme özgürlüğünüz var, ama ediyor musunuz? Orada oturup TV izleyerek anlamsız hayatınızı sürdürmeyi tercih ediyorsunuz.
Ben Kapitalizmim ve sen farkında olmayabilirsin ama 6 yaşındaki bir çocuk, hayatının ortalama 1 yılını TV izleyerek geçirmiştir.
Odasında TV ile büyüyen bir çocuğun sabıkasının olması ihtimali, TV ile büyümeyen bir çocuğa göre % 40 daha fazladır.
TV enerjini tüketiyormuş gibi hissediyorsan eğer, doğru hissediyorsun çünkü TV izlemek fiziksel aktivite yapma isteğini % 57 azaltır.
Sen şimdi satın al ilerde çocukların ödeyecekler.
Ben Kapitalizmim ve nörologların sizi daha çok tüketime teşvik edebilmek için araştırmalar yapmasının sebebi benim.
Benim işim insanları, nesneleri, hatta duyguları birer tüketim malzemesine dönüştürmek.
Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.
Ben Kapitalizmim ve çocuklarınız için bayramların tek bir anlamı var artık: Harçlık!
Dünya nüfusunun %50'si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin %1'ine sahip.
Dünya nüfusunun %1'i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin %50'sine sahip.
Ben Kapitalizmim ve evet, Kaddafi ailesinin süper lüks hayatının ifşa edilişi beni tedirgin etti.
Ben Kapitalizmim ve petrollerini ucuza elde edebilmek için son 40 yılımı Arapları "fanatik İslamcı" diye damgalamakla geçirdim.
Visa Application: Sizi sadece ucuz işçiyken seviyorum üçüncü dünya ülkelerinin zavallı insancıkları. Sakın gelip de medeniyetimi kirletmeyin!
"Visa Application"ın Türkçesi: "Ben senin petrolunu çalıyor olsam bile senin ne haddine benim ülkeme girmeye çalışmak?!"
"Visa Application"ın Türkçesi: Ben senin ülkene girip seni her şekilde sömürebilirim, ama sen benim ülkeme tatile bile gelemezsin ilkel şey!
Kimi arkadaşlarınla buluşmak senin için tam bir stres sebebi çünkü çok pahalı mekânlarda takılıyorlar ve bu seni maalesef aşıyor!
Bir kapitalist işçilerini yalnızca çalışmaya devam edebilsinler diye besler.
Şöhret dünyasından biri sahnede Tanrı'ya şükrettiği zaman, aslında bana şükrediyor, bana, ün ve para Tanrısına!
Hadi hepiniz kabul edin artık, televizyon sizin tek gerçek arkadaşınız.
Ben Kapitalizmim ve uykumda "daha ucuz işçi..." diye sayıklarım.
Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.
Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölüme sürüklenirken sizin "nasıl daha zengin olabilirim" diye düşünmeniz bana büyük zevk veriyor!
Anlamıyor musunuz, toplumda fakirliğe ihtiyacımız var, onlar yeterince fakir olmadan sen bu kadar zengin olabilir misin canım?
Sizi neden çalışmakla bu kadar meşgul ediyorum? Fazla düşünmeye vaktiniz olmasın, aklınıza "tuhaf" fikirler girmesin diye elbette.
Toplumu öyle bir hale soktum ki onbinlerce kişi kolaylıkla stadyumlarda toplanabilirken protesto gösterilerine pek kimse gelmiyor. Başardım!
Hepiniz kölesiniz, her gün evinize gidip ruhunuzu televizyon ekranınızla ısıtan, ancak hediyelerle sevdiklerinizi mutlu edebilen köleler.
Televizyon karşısında uyumanın içinizdeki tüketim isteğini %20 artırdığını belirtmek istedim iyi geceler demeden önce.
Amerikalıların %85'i ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte kapitalin gücü!
İnsanları "borç batağı" ile korkuttuktan sonra yaptıramayacağım şey yok! Para benim param, düzen benim düzenim.
Toplumu öyle bir hale getirdim ki kendinizi "normal" göstermek için takım tutmanız, alışverişe bayılmanız, ünlüleri takip etmeniz gerek.
Tabii ki bu toplumdan uzak durma teşebbüsünde bulunabilirsiniz ama sonunda kendinizi yine bir AVM'de bulacağınızdan şüpheniz olmasın.
Protesto etmek hakkınızı bile elinizden alıp, en sonunda canınızı dahi alabilen bir devleti kendi vergilerinizle beslemeniz müthiş.
Sizi özgür bırakmayan, fikirlerinize sansür vuran, en sonunda polis kurşunuyla öldüren bir devleti kendi elinizle kurmanız ne tuhaf.
Sizin ağzınızı burnunuzu kırıp hapse tıkmaları için bir devlet kuracak parayı, kendi vergilerinizle sağlamanız ne kadar tuhaf.
Ben Kapitalizmim ve para benim param, sizin bunu anlamak için sadece biraz zamana ihtiyacınız var.
Amy Winehouse gibi bağımlılara acırken hepinizin birer bağımlı olduğunu unutmanız ne kadar komik, zavallı tüketim bağımlıları!
Ortalıkta çok fazla özgürlük var ve yeterince ölüm yok.
Ben istediğim kadını elde ederim, biraz altın, biraz pırlanta, biraz şan şöhret, birkaç güzel vaat, tamamdır.
Sizlere yüksek çözünürlüklü TV verdim ki beyninizi daha net yıkayabileyim canlarım.
Neden hala inat ediyorsun, bütün arkadaşların seni alışveriş merkezlerine götürmeye uğraşırken, herkes seni tüketmeye teşvik ederken?
Anonim

3 Ağustos 2013 Cumartesi

KADIN


Yazacağım kadın aslında ağırlıklı olarak Türk kadını ama dünyanın bir çok yerinde böyle kadınlar o kadar çok ki...

Öncelikle nereden aklıma geldi bunu yazmak onu söyleyeyim, okuduğum kitaptan. Aşkın Kollarında. 1800'lü yılların sonlarında sosyeteye takdim edilmek üzere Amerika'dan Londra'ya gelen genç bir kız katılmaması gereken bir Cakras balosuna (bir nevi swingers balosu) katılır yanlışlıkla ve orada evlenebilecek son erkek olan Marki ile tanışır. Aralarındaki çekim dayanılmaz ve karşı konulmazdır. Ama Clara'nın koruması gereken bir ismi vardır. Marki ise evliliğe çok uzaktır, aklından bile geçmez. Uzun bir ilişkisi bile olmamıştır. Evli kadınlarla birlikte olmayı tercih eder hatta. Paylaştıkları bir iki gizli öpücük genç markinin de Clara'nın da kanını iyice tutuşturur. Clara'ya başka bir şekilde sahip olamayacağını anlayan Marki sonunda evlenme teklif eder. 

Tabii ki bütün mevzu bundan sonra başlıyor bence. Erkeği elde edene kadar tüm cilvesini yapan, güleryüzlü, eğlenceli, her şeyi göze almış gözüken genç kızın  ne kadar garantici olmaya çalıştığını görüyoruz. Marki'ye kendisini sevip sevmediğini sorduğunda onu çok istediğini, kendinden başka birisinin ona dokunmasına katlanamayacağını söylüyor adam. Adamı hepi topu 3 kere görmüş olan kıza bu yeterli gelir mi? Hayır, gelmiyor tabii ki. Adam evlenme teklif etmiş ama kızın hala sorgulaması gerekiyor her şeyi. Kendini sevdirtmeyi başarabileceğini düşünmek yerine armut piş ağzıma düş şeklinde her şeyin hazır olmasını bekliyor. Demiyor ki kendine "Ya ben bu adamı daha 3 kere gördüm. Seviyorum dese neyine inanacağım ki bu sevginin?". 

Aynı şeyi biz de Türk kızlarında görmüyor muyuz? Tanıştığı daha 2 hafta olmuş "Çok seviyor beni, evleneceğiz.". Ya arkadaş, sen bu kadar kısa süredir tanıdığın birisine "en yakın arkadaşım, dostum" bile diyemezken (yada dememeliyken) nasıl karar verdin bu adamla bir ömür geçirebileceğine? 2 günde sana seni sevdiğini söyleyen adamın sevgisi ne kadar sürecek? Yarın bir başkasını da böyle küt diye sevmeyeceğini nereden biliyorsun? 

Hele bir de erkek romantikse, şiirler okuyorsa, güzel sözler fısıldıyorsa kulağına... Şiir pek sevmem ben, şairleri ise daha da sevmem. Niye? Adamlar yazıyorlar tamam, güzel de yazıyorlar belki. Ama o duygular sadece kişiye özel değil ki. Adam aşka aşık. Bugün senin için yazıyor, yarın benim için, öbür gün bambaşka biri için. Sen daha tanımadığın, huyunu suyunu bilmediğin adamın lafına nasıl inanıp, güveniyorsun?

Tekrar konuya geri dönersem, Marki aslında gayet dürüstçe bir cevap veriyor beni seviyor musun sorusuna. Ama kadına yetmiyor. Halbuki dese ki "Ölüyorum sana olan aşkımdan" kadın sormayacak başka soru, aklında soru işaretleri o kadar oluşmayacak. 

Ve evlenmeye karar veriyorlar. Clara o gece Marki'yi gizlice eve alıyor. Ev dediysem, bizim evler gibi değil elbet. Şatodan bahsediyorum. Adama yalvara yakara, içinde duyduğu isteği dizginleyemeyerek bekaretini veriyor Marki'ye. Ondan sonra o ilk anların heyecanı, birbirine kavuşamamanın verdiği ıstırap dindiğinde ise sanki adam onu zorlamış gibi yine sorular, sorgulamalar, surat yapmalar...

Buradan kadın arkadaşlara seslenmek istiyorum. Siz belki bunu ağır davranmak sanıyorsunuz ama... Değil arkadaşım, değil. Özellikle bizimki gibi kadının bekaretinin önemli olduğu, cinselliğin baskılandığı toplumlarda yaşayan kadınların %90'ı böyle davranıyor zaten. Farklı davrandığınızı, adama özel hissettirdiğinizi falan sanıyorsunuz ya... Adam sizden önce bunu kaç kere yaşadı, sayamaz bile... Denir ya hani "Ben senin bildiğin kızlardan değilim" diye... Hah, bence asıl o kızlardan korkmak lazım. Bir defa adamın senden önce nasıl kızlar tanıdığını nereden biliyorsun yahu? Belki çok doğru düzgün kızlardı hep. Yada neden bu kendinden başka herkesi karalama ihtiyacı? Yada şöyle düşünün bir; bir arkadaşınızın evine gittiniz ve arkadaşınız mutfaktan bir şey getirmek için içeriye gidecek. Ona der misiniz "Ben hırsız değilim, beni rahatlıkla burada tek başıma bırakabilirsin" diye? Birisi bana böyle bir şey dese onu tek başına bırakmamak için elimden geleni yaparım. Eğer hırsız değilse bana neden böyle bir şey söyleme ihtiyacı hissetsin ki? Siz böyle "ben senin bildiğin kızlardan değilim" ayağına yattıkça adam daha da huylanıyor sizden.

Benim kızlara/kadınlara tavsiyem öncelikle biz ne kadar erkeklerin standart numaralarını biliyorsak, onlar da bizimkileri biliyorlar. (Burada bir parantez açayım, bir arkadaşımız var, erkek, çenesi çok laf yapan, telefonda hiç tanımadığı kızları ayarlayabilen bir adam bu. Konuşmaya başladıktan sonra, daha ilk konuşmada evlenmeyi düşündüğü oltasını atıyor ortaya. Her seferinde. Her kızda. 2-3 haftadan uzun bir kızla takıldığına pek denk gelmedim son 10 senedir. Haa, bir de bu 2 hafta içinde kızı yatağa da atıyor mutlaka. Yani 2013 yılı Türkiye'sinde hala sadece "evlilik" lafının geçmesi bile yetiyor kızlarımıza, bir erkeğin kollarına düşünmeden atlamak için.) Bizlerin adamı kandırmak için söylediği şeylere (senden önce sadece 2 kişiyle çıktım) karınları tok zaten. Doğrusu bu olsa bile inanmıyorlar. Boşuna anlatmayın onun için. Siz de onların söyledikleri yalanlara karşı dikkatli olun. Kek gibi her dediğine inanmayın. Söylediklerine değil, yaptıklarına bakın. 


2 Ağustos 2013 Cuma

BİR ALDANIŞ HİKAYESİ



Kadın adamın gözlerine baktığında midesinde kramplar oluşuyordu. Bu kadar şanslı olabilir miydi? Bu güzel adam, kendisine aşkla bakan bu adam ona aitti. Bazen her şeyin gerçek olduğundan şüphe duyuyordu. Bunlar aklından geçerken adam ellerini onun beline uzatıp kendine doğru çekti kadını. Önce gözleri buluştu, sonra bedenleri birbirlerinin o alıştıkları sıcaklığına kavuşarak eridi. Tam o sırada kapıdan gelen ses güzel bir rüyanın kabusa dönüşme anını vurguluyordu.

Çünkü tam o anda kadının kocası odaya girmişti.

Böyle bir sahnede hepimiz aldananın, aldatılanın “koca” olduğunu düşünürüz değil mi? Ben hiç öyle düşünmüyorum. Her aldatma girişimi aslında bir aldanış hikayesidir. Kendinizden başka kimse değildir aldatabildiğiniz. Bambaşka bir hayatınız olduğu aldanışıyla yaşarsınız aslında. Eşiniz değildir aldatılan. Çünkü onun tüm yaptığı size inanmayı seçmesidir.

Şimdi beni tanıyıp da bu yazdıklarımı okuyanlar “Hayırdır, neler oluyor?” diye düşünebilir J Yok, mesele sanıldığı gibi değil çok şükür J

Geçen gece Anlat İstanbul’a denk  geldim televizyonda. Özgü Namal Altan Erkekli ile evli. Altan Erkekli klarnetçi, bir akşam işten dönerken mahallenin fotoğrafçısı Mehmet Günsur’un vitrininde karısının şuh sayılabilecek bir resmini görüyor. Resmi çıkarıp vermesini istiyor Mehmet Günsur’dan, “yenge beni keser valla” demesine rağmen resmi vermek zorunda kalıyor tabii. Altan Erkekli eve gidip eşine resmi soracakken karısı ona öyle işveli cilveli, öyle sıcak yaklaşıyor ki unutuyor resmi de, kendini de. Ama bir kaç gün sonra eve olmadık bir vakitte geldiğinde, yatak odasının kapısını açıyor ve Mehmet Günsur ile Özgü Namal’ı yatakta yakalıyor. Ondan sonrası herkes için çok kötü.

Altan Erkekli’nin yaşadığı tabii ki çok kötü. Seni seven bir karın olduğunu düşünürken, aradaki bu kadar yaş farkına rağmen, onun ellerinin arasından çoktaaan kayıp gitmiş olduğunu görmek çok acı. Bu işin kadını, erkeği fark etmiyor. Erkek ne kadar acı çekiyorsa, kadın da erkekten daha az acı çekmiyor başına böyle bir iş geldiğinde.

Ama kendimi o anda Özgü Namal’ın yerine koydum. Bir yanda yaşlı kocan, bir yanda da taş gibi güzel bir adam Mehmet Günsur. İki ayrı dünya yaratmışsın kendine. Belki kocanla yaşadığın hayata tahammül etmeni bile sağlıyor gizli aşkın. Kocan zaten öyle iyi bir adam ki, sen ne desen inanıyor, sana baktı mı gözlerinin içi gülüyor, seni kırmamak, mutlu etmek için elinden geleni yapıyor. Ama öbür tarafta karşında öyle bir şey var ki... Aynaya baktığında onu yakıştırıyorsun yanına. O dokunduğu zaman yanıyorsun anca. Unutuyorsun kendini de, kocanı da, evliliğini de. Söylemeye cesaretin de yok kocana. Kıramayacağın kadar iyi bir adam diye mi, yoksa diğeriyle kaçsan gidecek bir yerin yok diye mi bilmiyorum... Kendi sahte dünyanda mutlusun ama. O kaçamak anlar için yaşıyorsun belki de.


Taa ki o kapı açılana kadar... Matrix gibi. Birbirinden ayırmış olduğun dünyalar bir araya geliyor ve tam bir kaos çıkıyor. Acı gerçek. Sevgilinle başbaşayken kurmuş olduğun dünya başına yıkılıyor. Kocanla olan dünyan zaten yıkılıyor. Bir anda takke düşüyor kel görünüyor. Görüyorsun ki sahte bir dünya yaratmışsın kendine. Evliliğin de yalan olmuş, sevgilin de... Eee, kim aldanmış, aldatılmış oluyor bu durumda? 

1 Ağustos 2013 Perşembe

ŞEYTANI UYANDIRMA


Aklından Bir Sayı Tut ile gönlümü fetheden, Gözlerini Sımsıkı Kapat ile yerini sağlamlaştıran John Verdon’ın son kitabı Şeytanı Uyandırma.

İsim diğerlerinden çok daha çarpıcı. Ancak ben kitapta, daha doğrusu kitabın sonunda aradığımı bulamadım. Dave Gurney yine katilin peşinde. Olay yerine baktığında başkalarının göremediği bi rçok şeyi gören emekli dedektif aynı bakışı eşi Madeline’den görüyor. Madeleine kitaba spiritüel bir hava katıyor. Dave ile ilişkileri bu kitapta biraz daha düzelmiş. Hatta Dave geçirmiş olduğu kaza nedeniyle depresyona girmiş olmasına rağmen oğluyla bile ilişkisini düzeltmiş bu kitapta.

Dave çok iyi bir dedektif. Bunu ilk kitaptan beri görüyoruz. Özel hayatı ise profesyonel hayatı kadar başarılı değil. Galip Derviş’in o kadar derin sorunları olmayan hali gibi. Bulmaca çözmeyi seviyor. Olay yerine geldiğinde her şeyi gözünde canlandırabiliyor. Hiç görmediği katilin ruhunu okuyabiliyor. Ancak etrafındakilerin hislerini veya ihtiyaçlarını anlamak onun için çok zor.

Seri katiller üzerine bir belgesel hazırlayan arkadaşının kızı kendisinden yardım istiyor. Good Shepherd cinayetleri olarak anılan bu olayda tüm kurbanlar siyah bir Mercedes araba sürerken öldürülüyorlar. Olayların üzerinden 10 yıl geçmiş ve katil hiç bulunamamış. Ancak katil 10 yıl sonra birilerini bu konuyu araştırmasından, hatta buradan bir belgesel çıkarmaya çalışmasından tabii ki rahatsızlık duyuyor. Bir kedi fare oyunu başlıyor, zaman zaman roller değişiyor, kim kimi kovalıyor karışıyor.

Yazarın daha önceki 2 kitabını okuyanlar bilirler, katil genelde hikayenin en başından beri neredeyse burnunuzun ucunda duran kişi çıkar. Grange’ın kitaplarında da durum buna çok benzerdir. Katili başından beri birlikte aradığın insan bile katil çıkabilir. Ancak bu sefer sonuç öyle değil. Sanıyorum bu beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü hiç tanımadığın, adını bile hatırlamadığın katil sana o büyük süpriz duygusunu yaşatmıyor. Olayın tüm kurgusu çok iyi. Akış çok iyi. Ama dediğim gibi son bu sefer beni şaşırtmadı ve mutlu etmedi.

Bu kitaptan neler öğrendim peki;
-     
  •      Her zaman söylediğim bir şeyi tekrar gördüm; birine karşı içinizde önüne geçemediğiniz bir öfke duyuyorsanız, bu kendi içsel nedenlerinizi gizlemek için kullandığınız bahanelerdir.
  •     Duygular kendi mantıklarını oluştururlar. Asla yapmamamız gereken şeyler için beynimiz harika bahaneler üretebilir. “Tutkularımızın bizi en çok yoldan çıkardığı anlarda her şeyi tüm açıklığıyla görebildiğimize ilişkin yargılarımıza bütünüyle inanıyor oluşumuz insan doğasının en büyük çelişkilerinden biridir.”
  •   Ters insanların herkesten daha büyük zayıflıkları vardır. Çevresine son derece sert savunam mekanizmaları inşaa edenler bunu zayıf yönlerini kapatmak için yaparlar.
  •     Bize karşı iyi olan insanları iyi görme eğilimindeyizdir. Bir beklentileri olduğu için bize iyi davranıyor olabilecekleri pek aklımıza gelmez genelde.
  •    İnsan her sabah uykudan önceki günün geçip gittiğini, önünde taptaze bir başlangıç olduğunu, tatsız şeylerin geride kaldığını düşünerek uyanır. Geçmişin sıkıntılarını geride bıraktığını düşünerek. İnsanlar günlük yaşamak üzere dizayn edilmişlerdir. Fasılasız bir bilinç insanın paramparça olmasına yol açabilir. CIA 72 saatlik uykusuzluğu bir işkence olarak uygular. Bu yaşamaya ara vermeme durumu kişide ölme isteği yaratır. 

30 Temmuz 2013 Salı

DAMIZLIK



Annelerimizin zamanında kadın erkek ilişkileri çok daha kolay mıymış yoksa şimdiki ilişkileri gördükçe bana mı öyle geliyor bilemiyorum. Ama artık günümüz kadının işi çok zor gibi geliyor bana.

Ne değişti annelerimizden bu yana? Şimdiki gibi 30’lu yaşlarına kadar evlenmeden kalan pek yokmuş zaten. 20 yaşını geçen kıza, erkeğe evde kalmış gözüyle bakılırmış. E tabii, kadın 30’una gelmeden evlendiğinde de çocuk doğuramamak ile ilgili bir sıkıntısı kalmadığı gibi biyolojik saati de canlı bombaya dönmemiş oluyor.

Günümüze geldiğimizde ise okuldu, kariyerdi derken kadın kendini bir anda otuzlu yaşlarda buluyor. Otuza giriş belki çok fena değil ama otuz beşe doğru yaklaştıkça kadın daha fazla stres olmaya başlıyor. Özellikle de ciddi bir ilişkisi yoksa... Yeni bir adamla tanış, adamın doğru olduğuna karar ver, adam senin doğru olduğuna karar versin, evlenme yolunda adım at, evlen, hamile kal derken minimum 2-3 senelik bir süreç görüyor önünde. Tabii biz kadınların bir de (büyük bir çoğunluğumuzun) “çocuk da yaparım, kariyer de” gibi söylemlerle büyüdüğünü göz önüne alırsak hiç bir şeyden eksik kalmak istememe gibi bir durumumuz da var. Koca “bulmak”, bir adamın seninle evlenecek kadar sana değer verdiğini elaleme duyurmak biz kadınların hala en büyük başarısı olarak algılanıyor.

Bu yüzden 30 yaşını geçmiş, çocuksuz bekar kadın evlenmek istemeyen erkek için saatli bomba gibi.
Ancak ben konuya bir de erkek gözünden bakmanızı istiyorum şimdi. Evlenmek istemiyor olmak, sevmiyor olmak anlamına gelir mi? Çok net bir yorum yapamayacağım buna. Adamına göre değişir çünkü. Adam seni senelerce “evlenmek istemiyorum” diye oyalayıp, senden ayrıldıktan sonra altı ay içinde başkası ile evlenebiliyor bu ülkede.

Ama yine de benim anlatmak istediğim nokta bu değil. Düşünün ki; erkeksiniz, mutlu giden bir ilişkiniz var ancak evlilik kurumuna karşısınız ve hatta belki de çocuk istemiyorsunuz. Birlikte olduğunuz kadın ise bunca senedir sizi ne çok sevdiğini anlatıp duruyor. Ama sonra bir noktada karşınıza geçip diyor ki “Ben çocuk sahibi olmak istiyorum. Ya evleneceğiz yada ayrılacağız.”

İşte tam da bu noktada o erkek ben olsam, benim o ilişkiye ve kadının sevgisine olan tüm inancım biter sanıyorum.

Biz kadınlar çok alışığızdır erkeğe sevip sevmediğini sormaya yada “seviyorsan ispatla, sevsen böyle yapmazsın” gibi şeyler söylemeye. Ama erkeğin buna hiç hakkı yok sanıyorum. Biz sevgi ispatını genelde erkekten bekleriz. Peki ya erkek hiç sözler haricinde istemez mi sevildiğini bilmek? Ki, onlar bizden çok daha fazla hareketlere odaklılar. Söylediklerimiz muhtemelen bir kulaklarından giriyor, öbür kulaklarından çıkmıyor bile.
Kadın ne der? “Seviyorsan evleniriz”. Peki, erkek şunu dese “Seviyorsan benimle birlikte yaşamayı göze alırsın.”? Tabii bu arada az önce yukarıda bahsettiğim tür Türk erkeklerini bu olayın dışında tutuyorum. Hani evlenmeye karşıyım diye oyalayıp sonra altı ayda biriyle evlenenleri.

Burada kendimden bir örnek vermek istiyorum. 18-22 yaşlarım arasında bir ilişkim olmuştu. Babamdan, tek başına beni istemişliği bile vardır. O istemişti bir ara birlikte yaşayalım diye, ama o kadar güvenilmez bir adamdı ki, üç gün sonra beni ortada bırakıp başka bir kadınla cart diye evlenebilecek potansiyeli vardı. Ama bu ilişkiden 4 sene sonra biriyle birlikte yaşamaya başladım. İnsanlığına, adamlığına çok güvendiğim bir insandı. Başka sebeplerden dolayı ayrılabilirdik belki ama vicdan duygusu olan bu adamın beni saçma salak bir nedenle bırakmayacağına çok inanmıştım.

İnandığım gibi de oldu. 4 sene birlikte yaşamanın sonunda evlendik. Evleneli neredeyse 10 sene oldu ve çok şükür çok mutlu bir evliliğimiz var.


Bir çok kadın “gerçekten” sevdiğini söylediği erkek için bunu göze almaz. Kadın genelde bekler ki erkek seviyorsa evlensin. Peki neden kendi sevgisini ispatlama ihtiyacını hiç duymaz? Hele bir de başta dediğim gibi doğum yapmak gibi bir planı varsa... O zaman canından çok sevdiğini söylediği adamın hiç bir değeri kalmıyor. Hiç tanımadığı, hiç bir şey paylaşmadığı, belki de doğru düzgün sevemeyeceği bir adamdan çocuk yapmaya gidiyor kadın, tamamen hormonlarının etkisiyle... Tamamen yetiştirilirken kendisine öğretilmiş şeylerin etkisiyle. Sadece ve sadece anne olma güdüsüyle. Evde kalmış, başarısız olmuş, evlenecek bir koca bulamamış olmamak için... Sevdiği erkeği bırakır gider kadın. Sanki hayatını paylaşacağı, seveceği bir eş değil de, bir damızlık arıyor gibi... 

11 Temmuz 2013 Perşembe

İLİŞKİLERDE “TIT FOR TAT”



Öncelikle Tit for Tat nedir’den başlamak lazım tabii ki... 1970’li yılların sonunda evrimsel kararlılık için gerekli koşulları sağlayacak, tekrarlı etkileşimde başarılı olacak bir strateji belirlemek için bilgisayarlar üzerinden yapılacak bir deney planladı Robert Axelrod. Yarışmacılar bilgisayar programları olacaktı. Programcılar önceden kodlanan ve yarışma esnasında değişmeyecek bir program ile yarışmaya katılacaklardı. Turnuva sonunda açık ara kazanan program, aslında en basit programdı, TIT FOR TAT.
Program yarışmada o kadar başarılı oldu ki, daha sonra laboratuvarla sınırlı kalmayıp siyasi meselelerde anlaşmazlık çözme ve ve silahsızlanma konusunda da kullanılmaya başlandı.
TIT FOR TAT, Türkçe’de kısasa kısas olarak tanımlanabilir ve programın yaptığı da tam olarak budur aslında. Program önce işbirliği yaparak başlıyor, ardından rakibi en son ne yaptıysa aynısını yapıyor. Rakip rekabete giriyorsa TIT FOR TAT da rekabete giriyor, taa ki rakip işbiriliğine gidene kadar. İşbirliğini iş birliğiyle ödüllendirip meyvelerini birlikte topluyordu. Rekabete de daha başlangıç aşamasında karşılık veriyor, yumuşak başlı bir tavır sergilemiyordu. Ancak buna rağmen rakip işbirliğine yanaştığı anda kuyruk acısıyla hareket etmeden, kin duymadan işbirliğine karşılık veriyordu. TIT FOR TAT tüm rakip stratejileri ortadan kaldırana kadar durmak bilmiyordu, sadece galip gelmekle kalmıyor bir kez başladı mı yenilmez oluyordu.
Şimdi gelelim bunu kendimize nasıl uygulayabileceğimize. Benim genelde etrafımdaki kız arkadaşlarıma da anlattığım şey budur aslında. Biz de bir laf vardır “Sen bana bir gelirsen, ben sana bin gelirim.” şeklinde. Halbuki bu o kadar da doğru bir yaklaşım değildir. İnsanlar ile olan ilişkilerinizde, bu ister eşiniz/sevgiliniz ile olsun, ister yöneticiniz ile, ister arkadaşlarınız ile, genel olarak ayna görevi görmek ve o şekilde davranmak en doğrusudur. Tabii ki her şeyi karşı taraftan beklememek lazım. Ancak siz arkadaşınızı on kere arıyorsanız ve o bir kere bile aramıyorsa bir durup olayı analiz etmek gerekiyor. Veya karşınızda bir iş arkadaşınız var aynı zamanda rakibiniz. Sizinle iş birliği yapıyorsa siz de yapın. Sizden yardım isteyip kendisi yardım etmekten kaçınıyorsa siz de ona yardım etmeyin. Tartışmak istiyorsa (işin nasıl yapılması gerektiği konusunda değil, mobbing tarzı bir tartışmadan bahesdiyorum) siz de onunla tartışın, ama seviyenizi bozmadan ve aleyhinize delil olarak kullanılabilecek şeyler söylemeden. Geçenlerde okuduğum ve çok beğendiğim bir sözü de burada hatırlatmadan geçmek istemiyorum; “Asla sızlanma. Sızlanmak zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir.” Sızlanmayın, ezik kalmayın ve karşınızdaki de sizinle iş birliğinde bulunmadığı sürece iş birliğinde bulunmayın, kuyruk acısı ile hareket etmeyin.

Bundan sonra ilişkilerinizde buna biraz dikkat edin bakalım neler değişecek hayatınızda. Değişiklikleri bizimle de paylaşırsanız çok sevinirim.



30 Mayıs 2013 Perşembe

Tapınak Şövalyeleri, Hristiyanlık ve Dinler

VERITAS VOS LIBERABIT - GERÇEK SENİ ÖZGÜR KILACAK


Sanıyorum geçen yazdı, Son Tapınak Şövalyesi diye bir kitap okudum. (Yorumlarıma bu linkten ulaşabilirsiniz:  http://ipeksi-kitaplarvesozler.blogspot.com/2013/05/son-tapnak-sovalyesi.html  ) Kitapta 25-30 sayfa kadar öyle bir hikaye anlatılıyor ki... Oturup dinle ilgili bütün bildiklerinizi, bütün inançlarınızı önünüze koyup tekrar düşünme ihtiyacı hissediyorsunuz...

Okuduğum kitaplar ile ilgili blog yazmaya başladıktan sonra bu kitabı da yazmaya karar verdim ve dönüp bu hikayeyi tekrar okumam gerektiğini düşündüm. Buradaki konuyu anlatmam lazım. Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi paylaşırsanız çok sevinirim. 

Tapınak Şövalyeleri aslında Hristiyanlığın askeri tarikatı olarak bilinir. Resmî olarak iki yüzyıl boyunca faaliyette bulunmuşlardır.
Katolik Kilisesi tarafından resmî olarak 1129 kurulmuş ve kısa zamanda güçlenmiştir. Beyaz renkteki eşyaları üzerindeki kırmızı haçlarıyla Tapınak Şövalyeleri zamanlarının en korkulan savaşçılarından olmuşlardır.Kutsal Topraklar'da ve Avrupa'da birçok mevzi inşa eden tarikat bankacılık ve para transferinin ilkel bir formunu bularak Hristiyan hacılara büyük kolaylıklar sağlamıştır.
Haçlı Savaşları'nın ardından tarikata büyük borçları olan Fransa Kralı IV. Philippe'in kâfirlik ("Katolik olmayan" anlamında) ve eşcinsellik gibi suçlamalarla, Tapınak Şövalyeleri'nin ortadan kaldırılması için Papa V. Clemens'e yaptığı baskıların neticesinde 1312'de tarikat ortadan kaldırılıp tüm mal varlığına el koyulmuş ve Tapınakçılar yakılarak öldürülmüşlerdir. Son olarak 19 Mart 1314'te Jacques de Molay ve beraberindeki tarikat üyeleri kazığa bağlanarak yakılmak sûretiyle idam edilmişlerdir. (Bu bilgileri Wikipedia'dan aldım ve biraz kısalttım.)
Kitap ise bunun kafirlik veya eşcinsellik ile uzaktan yakından hiç bir alakası olmadığını anlatıyor ve önümüze alternatif bir hikaye koyuyor. Tapınakçıların asıl hedefinin Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığı birleştirerek tüm dünyayı tek bir din altında toplamak olduğu fikrine dayanıyor. "Hepimiz İbrahim'in çocukları değil miyiz?" diyerek farklı dinler olmasaydı ne engizisyon, ne Yahudi soykırımı, ne Balkan Savaşları, ne Ortadoğu Krizi, ne de patlayan İkiz Kuleler gibi olayların olmayacağını söylüyor.  
Bu arada Kutsal Kase, Bakire Meryem (Hazreti Meryem) ve benzeri konularda Vatikan'ın ne kadar kesin bir bakış açısı olduğu ortada ki burada da farklı bir hikayeyi Dan Brown'dan dinledik, Da Vinci Şifresi'nde. Vatikan kendine ve tek gerçek olarak kabul ettiği inancına yönelik en ufak tehditleri bile uzun yıllar boyunca en acımasız yöntemlerle bastırmış. 
İnançla gerçek arasındaki fark... Kulaktan kulağa oynarken bile başta söylenen ile sonda çıkanın ne kadar farklı olduğunu düşündüğünüzde İsa'nın geldiği yıllarda olan olayların bugüne ne şekilde ulaşmış olabileceğini düşünmek çok da hayal gücüne yer bırakmıyor aslında. Yada fazlasıyla bırakıyor mu demek lazım yoksa?
Yeni Ahit'i kim yazdı? Soru buradan başlıyor. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri... Ancak bunların hiç biri İsa ile aynı dönemde yaşamış kişiler tarafından yazılmamış. O dönemde yazılanların meşhur kişilere ithaf edilmesi gibi bir adet varmış. İsa'nın ölümünden 40 yıl sonra yazılmış ilk İncil. Kulaktan kulağa mevzunu tekrar bir aklınızdan geçirin şimdi. Matta'dan sonra 200 yıl boyunca bir çok İncil daha yazılmış ve bu inanç ilgi çekmeye başlamış. Birbirinden farklı ve birbiriyle çelişen anekdotların anlatıldığı bir sürü İncil... 

Ama 1945 yılında yukarı Mısır'da Caba el-Tarif Dağı eteklerinde bir kaç Arap köylüsü bir çömlek buluyorlar ve içinden ceylan derisi ciltli onüç adet papirüs kitap çıkıyor. Ne olduğunu anlamadıkları bu kitapların bir kısmını yakmışlar, bir kısmı yolda kaybolmuş ancak 52 sayfa ele geçmiş. Bunlar Gnostik olarak anılan İnciller'miş ve Yeni Ahit'te anlatılanlardan tamamen farklı şeyler anlatılıyormuş. Bulunan metinler kendini gizli olarak niteleyen Thomas İncili ve şu sözlerle başlıyor; "Bunlar İsa'nın yaşarken ikizi Thomas'a aktardığı gizli cümlelerdir.". Ayrıca bu metinlerle birlikte Magdalı Meryem'in İsa ile olan ilişkisini, birbirini seven iki kişinin hikayesinin anlatıldığı Philip İncili de bulunuyor. Birbiri ile çelişen bu kadar fazla sayıda İncil bu inancın sonunu getirebilirdi. 
İlk çıktığında Hristiyanlık yasa dışıydı, ayakta kalabilmek ve yayılabilmek için ilahi ögeler içermek zorundaydı. 2. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan rahip ve psikoposlar herkes tarafından kabul gören ritüeller olmaksızın böyle bir hareketin uzun ömürlü olmayacağını biliyorlardı. 180 kadar yıl sonra birleşme sağlandı, artık yalnızca belli kuralları, inanç sistemi ve ritüelleri olan tek bir kilise oldu ve bunların dışında kalan her şey sapkınlık ilan edildi. Evrenin 4 köşesi ve 4 temel rüzgarı olduğundan hareketle 4 İncil olmasına karar verildi. Bilinen diğer tüm İnciller yakılmış. 367 yılında 27 adet metinden oluşan Yeni Ahit kabul edilmiş. 

Matta İncili'nde ne bakire doğumdan, ne çarmıha gerilmeden bahsedilmemiştir. İsa'nın boş mezarından bahsedilmiş sadece. Sadece 50 yıl sonraki bir İncil bu üstelik. Sonrasında çıkan Luka İncili ise bildiğimiz diriliş öyküsünü anlatır. Ve bunun peşinden aynı öykü Matta'ya da eklenir. Reddedilen Gnostik İnciller'de ise hiç birinde İsa'nın çilelerinden bahsedilmemiş. Bu yazmalarda İsa etrafta gezerek mal mülk edinmektense insanlara hoşgörülü davranma konusunda insanlara bir takım öğütler veren zeki bir adam olarak resmediliyordu. O günahtan veya ebedi lanetten kurtarmak üzere falan gelmemişti dünyaya. Tek yaptığı insanlara manevi bir bakış açısı kazandırmaya çalışmaktı. Ancak böyle bir bilginin açığa çıkması öğrenenle öğreteni aynı seviyeye indirecekti. Onlara göre Yaratıcı ile insanoğlu arasında büyük bir uçurum olmalıydı. Bu yüzden de İsa'ya da Kurtarıcı, Mesih ve Tanrı'nın oğlu tanımlamalarını yakıştırdılar. Halbuki bulunmuş olan İnciller kişinin kendisini bilmesinin Tanrı'yı bilmek olduğunu söylüyordu. Yani Tanrı ve insan aynı şeydi. O İnciller İsa'yı aydın bir bilge olarak görüyor, bizlerin bile onu geçebileceği sıradan bir adam olduğunu söylüyordu. (Bu da kilisenin işine gelmiyordu tabii ki.) Kısacası aslında komünyon ayinleri, kutsal günler, İsa'nın Tanrı'nın oğlu oluşu falan İsa'nın ilk takipçilerinin inandığı şeyler değildi. Hepsi uydurulmuş ritüeller ve diğer dinlerden alınmış uygulamalardı. Ancak kilisenin de işini iyi yapmış olduğu inkar edilemez. 2000 yıldır İncil en çok satan kitap oldu hep. Ama Tapınakçılar haklıydı. İşler daha o günlerden çığrından çıkmıştı, farklı şekilde inananları hunharca öldürüyorlardı. 

Tapınakçılar 3 dini bir araya getirmek için işe en iyi bildikleri Hristiyanlık'tan başlayacak, gerçekleri gözler önüne serecek ve sonra bunu diğer dinlere de uygulayacaklardır. 

İnsanlar kutsal olarak kabul ettikleri kitaplarda yazılı olan her bir kelime için ölümüne savaşmaya hazırlar. O kitapların kaynağı ise binlerce yıl önceye dayanan efsane ve mitler. Yapılan araştırmalar; Hristiyan, Musevi ve Müslümanların çoğunun aynı kökten yani ilk peygamber olan İbrahim'den geldiklerini bilmediklerini ortaya koymuştur. İbrahim aralarındaki ayrılığı ortadan kaldırmak üzere dillerden, kültürden bağımsız olarak tüm insanlık alemine tüm evrenin tek bir yaratıcısı olduğunu bilgisini iletmek için Tanrı tarafından gönderilmiştir. Ancak ilahi mesaj amacından saptırılmıştır. Bu üç din aynı Tanrı'ya inandıklarını iddia eder ancak tanrısal geleneği en doğru şekilde hangisinin yansıttığı tartışması ile altüst olur. Müslümanlık ilk çıktığında Hristiyan liderler bunu ayrı bir din olarak bile kabul etmemişler, Hristiyanlık'tan sapma olarak değerlendirmişlerdir. Hristiyanlar Musevileri, Müslümanlar da Hristiyanlar'ı küçük görür. Herkes en son versiyonun kendisi olduğunu iddia etmektedir çünkü. Müslümanlar Hac ibadeti sırasında günde 17 defa İbrahim'i anarlar. Araplar ve Museviler belki de gezegenin uğruna en fazla insanın öldüğü topraklarda birbirlerini öldürmeye devam ediyorlar. Bu toprakların bu kadar değerli oluşu ise İbrahim'in mezarı olduğu sanılan yerin her üç din için de anlam ifade etmesidir. İbrahim ise küçük hesaplar peşinde koşan, kafasız, birbirlerini bir hiç uğruna bu kadar kolayca öldüren torunlarına bakınca mezarında hiç rahat uyumuyor olmalı. Tarihteki tüm savaşlara siyaset ve açgözlülük neden olmuştur. Ancak din de daima nefretin, hoşgörüsüzlüğün pişirildiği fırının yakıtı oldu. Şimdi eski batıl inançlardan kurtulma, gerçekte kim olduğumuzla yüzleşme zamanıdır. 
Karşısındaki kişi dinin iyi tarafları olduğunu ortaya koyduğu zaman ise; "Dinin neden olduğu gereksiz acı ve ıstıraptan başka bir şey görmüyorum. Hristiyanlık ilk tasavvur edildiğinde harika bir amacı vardı. İnsanlara umut verdi, güzel bir yardımlaşma sistemi kurdu, zulmün ortadan kalkması için gayret etti. Bugün neye hizmet etmesi gerekiyor? Mısırlılar'ın tapındığı ilkel Tanrılar ile dalga geçiyoruz. Hala fırtınaların Tanrı'nın kızgınlığından kaynaklandığını düşünen adamların yarattığı fikirlere göre yaşamımızı şekillendiriyoruz." der.

Manevi bir mesajı iletmek için yazılan İncil, başka bir şeye dönüştü. Artık daha büyük bir amacı var, politik bir amacı. İsa işgal altındaki bir ülkede korkunç bir zamanda yaşadı. Roma İmparatorluğu'nda küçük ve zengin bir grup tüm servetin sahibiyken geri kalan tüm halkı açlık ve sefalet içinde sürünen bir eşitsizlik sembolüydü. O çağ; hastalıkların, felaketlerin ve kıtlığın çağıydı. Bu açıdan bakılınca Hristiyanlığın dikkat çekmesine şaşırmamak lazım. Merhametli bir Tanrı, insanlardan birbirlerine merhametli olmalarını istiyor, kökenine, toplumlarına bakılmaksızın. Bu son derece devrimsel bir gelişme. (Ve aradan geçen 2000 yıla rağmen, biz tüm dünya insanları olarak hala bu noktayı yakalayabilmiş değiliz.)Hristiyanlık onlara eşit ve saygın bir birey olma fırsatı sunmuştu. Zalimliğinn ve gaddarlığın kol gezdiği dünyaya yeni kavramlar ve sevgi mesajları getirmişti. 

MS 325 yılında İznik'te toplanan konseyin ardından; gidip katılmaya davet ettikleri dinin kurucusunun sıradan bir marangozla başladığını söylemektense, onlara ölümden sonra sonsuz bir yaşam sözü verebilecek birini sunmaya karar verdiler. Kilisenin Tapınakçılar'a karşı bu kadar acımasız bir kıyım uygulamış olması da bu fikirlerin doğruluğunun bir ispatı gibi durmaktadır orta yerde. Galile dünyanın güneş çevresinde döndüğünü söylediğinde kilise neredeyse onu yakacaktı. Peki kim haklı çıktı? 

Bir çoğumuz diğer dinlerin inanışlarını ritüellerini saçmalık diye bir kenara atma eğilimindeyiz. Ama neden tesadüfen sahip olduğumuz bu din diğerlerinden farklı olsun ki?

Ve sonra bir İncil daha bulunur. Daha doğrusu çok detaylı kişisel bir defter. Nasıralı İsa adlı bir marangozun yazdıkları, sıradan bir marangozun... İyi, yalnız ve korkmuş ölümlü bir adamın... Onun kendi İncil'ine göre de Nasıralı İsa Tanrı'nın oğlu değildi. Bütün geri kalanlar son derece asil nedenlerle sonradan yaratıldı. En küçük bir şeyin ortaya çıkması halinde bütün inanç sistemi yıkılabilirdi. Hristiyanlık sadece bilge bir adamın öğretileri üzerine inşa edilmedi. Bundan çok daha etkili şeyler vardı arkada planda. Tanrı'nın oğlunun sözleri... İsa'nın dirilişi aynı zamanda kilisenin de temel taşıdır. Pavlus Birinci Korintte'ki sözler; Ve eğer İsa göğe yükselmediyse, tüm dualarımız beyhudedir. Ve tüm inancımız.

Ve bütün bu bilgilerden sonra son bir özeleştiri gelir; İsa'nın orjinal mesajı egoist ve bağnaz kişiler tarafından saptırıldı, aşırı uçtakilerin istediği tarza büründü. Ve hala hata yapıp duruyoruz. İnsanların karşılaştığı gerçek sorunları görmezden gelerek, utanç verici davranışlara müsamaha göstererek, masumlara korkunç şekilde davranarak kendi kuyumuzu kazıyoruz. Hızla gelişen dünyaya ayak uydurabilmekte çok geç kaldık. Şimdi kimsenin hayal edemediği bir güce sahibiz ve bu devasa gücün çöküşü de dünya çapında büyük bir felakete yol açar. Eğer Nasıralı İsa'nın gerçek yaşam öyküsüne dayanarak kiliseyi bugün kuruyor olsaydık her şey bambaşka olabilirdi. İslam dinine bir bak. Onlar bunu başardılar. İsa'nın dirilişinden yaklaşık 700 yıl sonra bir adam ortaya çıktı ve "Tanrı yoktur, Allah vardır ve ben de onun elçisiyim" dedi. Üçlü teslis inancı yoktu. Sadece Allah'ın elçisi. Onun mesajındaki bu sadelik toplulukları bir anda etkisi altına aldı. 

Ve son olarak şöyle bir kısım var; 2000 yıl öncesine göre değişen ne var? Belki biraz daha iyice ama acımasızlık, savaşlar, katliamlar hala devam ediyor. O zaman en azından cahildik, şimdi bilgi çağındayken bile hala aynı uygarlık dışı davranışları gösteriyoruz. Belki de bir şeylerin sonu geldi.