2 Ağustos 2013 Cuma

BİR ALDANIŞ HİKAYESİ



Kadın adamın gözlerine baktığında midesinde kramplar oluşuyordu. Bu kadar şanslı olabilir miydi? Bu güzel adam, kendisine aşkla bakan bu adam ona aitti. Bazen her şeyin gerçek olduğundan şüphe duyuyordu. Bunlar aklından geçerken adam ellerini onun beline uzatıp kendine doğru çekti kadını. Önce gözleri buluştu, sonra bedenleri birbirlerinin o alıştıkları sıcaklığına kavuşarak eridi. Tam o sırada kapıdan gelen ses güzel bir rüyanın kabusa dönüşme anını vurguluyordu.

Çünkü tam o anda kadının kocası odaya girmişti.

Böyle bir sahnede hepimiz aldananın, aldatılanın “koca” olduğunu düşünürüz değil mi? Ben hiç öyle düşünmüyorum. Her aldatma girişimi aslında bir aldanış hikayesidir. Kendinizden başka kimse değildir aldatabildiğiniz. Bambaşka bir hayatınız olduğu aldanışıyla yaşarsınız aslında. Eşiniz değildir aldatılan. Çünkü onun tüm yaptığı size inanmayı seçmesidir.

Şimdi beni tanıyıp da bu yazdıklarımı okuyanlar “Hayırdır, neler oluyor?” diye düşünebilir J Yok, mesele sanıldığı gibi değil çok şükür J

Geçen gece Anlat İstanbul’a denk  geldim televizyonda. Özgü Namal Altan Erkekli ile evli. Altan Erkekli klarnetçi, bir akşam işten dönerken mahallenin fotoğrafçısı Mehmet Günsur’un vitrininde karısının şuh sayılabilecek bir resmini görüyor. Resmi çıkarıp vermesini istiyor Mehmet Günsur’dan, “yenge beni keser valla” demesine rağmen resmi vermek zorunda kalıyor tabii. Altan Erkekli eve gidip eşine resmi soracakken karısı ona öyle işveli cilveli, öyle sıcak yaklaşıyor ki unutuyor resmi de, kendini de. Ama bir kaç gün sonra eve olmadık bir vakitte geldiğinde, yatak odasının kapısını açıyor ve Mehmet Günsur ile Özgü Namal’ı yatakta yakalıyor. Ondan sonrası herkes için çok kötü.

Altan Erkekli’nin yaşadığı tabii ki çok kötü. Seni seven bir karın olduğunu düşünürken, aradaki bu kadar yaş farkına rağmen, onun ellerinin arasından çoktaaan kayıp gitmiş olduğunu görmek çok acı. Bu işin kadını, erkeği fark etmiyor. Erkek ne kadar acı çekiyorsa, kadın da erkekten daha az acı çekmiyor başına böyle bir iş geldiğinde.

Ama kendimi o anda Özgü Namal’ın yerine koydum. Bir yanda yaşlı kocan, bir yanda da taş gibi güzel bir adam Mehmet Günsur. İki ayrı dünya yaratmışsın kendine. Belki kocanla yaşadığın hayata tahammül etmeni bile sağlıyor gizli aşkın. Kocan zaten öyle iyi bir adam ki, sen ne desen inanıyor, sana baktı mı gözlerinin içi gülüyor, seni kırmamak, mutlu etmek için elinden geleni yapıyor. Ama öbür tarafta karşında öyle bir şey var ki... Aynaya baktığında onu yakıştırıyorsun yanına. O dokunduğu zaman yanıyorsun anca. Unutuyorsun kendini de, kocanı da, evliliğini de. Söylemeye cesaretin de yok kocana. Kıramayacağın kadar iyi bir adam diye mi, yoksa diğeriyle kaçsan gidecek bir yerin yok diye mi bilmiyorum... Kendi sahte dünyanda mutlusun ama. O kaçamak anlar için yaşıyorsun belki de.


Taa ki o kapı açılana kadar... Matrix gibi. Birbirinden ayırmış olduğun dünyalar bir araya geliyor ve tam bir kaos çıkıyor. Acı gerçek. Sevgilinle başbaşayken kurmuş olduğun dünya başına yıkılıyor. Kocanla olan dünyan zaten yıkılıyor. Bir anda takke düşüyor kel görünüyor. Görüyorsun ki sahte bir dünya yaratmışsın kendine. Evliliğin de yalan olmuş, sevgilin de... Eee, kim aldanmış, aldatılmış oluyor bu durumda? 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder