28 Kasım 2013 Perşembe

ZOR KADIN


Altıncı buluşmalarıydı. Kadın bundan önceki buluşmalarında erkeğin üstü kapalı olarak yaptığı birlikte kalalım tekliflerini bir şekilde boğuntuya getirip atlatmıştı. Hem prensipleri vardı, hem de adamın gözünde hafif kadın imajı yaratmak istemiyordu. Sinemada buluştuklarında hala bu geceyi de nasıl atlatabileceğini düşünüyordu. Her ne kadar kendisi de gitmek istiyor olsa da gitmemesi gerektiğini biliyordu. Erkeklerin çaba harcamadan sahip oldukları kadınları nasıl harcadığını bir çok arkadaşında test etmişti. Yine de özlemle sarıldı adama, sıcaklığını hissetti. Film boyunca birbirlerine sokularak oturdular. Sinemadan çıkıp arabaya doğru yürümeye başladıklarında daha teklif gelmeden kadın ertesi gün ne kadar erken kalkması gerektiğinden, çok yorucu bir günün kendisini beklediğinden, eve gider gitmez yatağa gireceğinden bahsetmeye başladı. Adam kadını eve bıraktı. Ondan sonraki günlerde adamın mesajları ve aramaları azaldı. Zaten fazla önüne dökülmeyen o güzel sözleri duyulmaz oldu. Kadının aramalarına geç dönülmeye başlandı. Ve sonra bir gün hiç geri aramadı adam kadını.


Kadın çok üzüldü. Güzel bir şeyler paylaştıklarını, iyi bir şeylere doğru yelken açmak üzere olduklarını hissediyordu çünkü. Adamsa pek üzülmedi. O gece eski bir kız arkadaşını aradı kadını eve bıraktıktan sonra. Bir bara gidip bir kaç kadeh bir şeyler içtiler, dans ettiler ve adamın evine gittiler. “Bu da diğerleri gibi çıktı.” diye düşündü adam. 39 yaşındaydı. Çok yakışıklı sayılmazdı ama karizması vardı. İyi okullar ve düzgün bir işle süslenmiş görüntüsü kadınların ona gelişini yeterince kolaylaştırıyordu. Gençliğinden beri popüler bir erkek olmuştu ve yeterince kadın tanımıştı. Hayatına giren kadınların hiç birinin kendisine yataklarından üç erkekten fazlasının geçtiğini söylememişti. O yüzden bu numaraya karnı toktu. Tanıştığı hatunlar onu hızla değerlendiriyor ve bir gecelik erkek olarak harcanmayacak kadar iyi buluyorlardı. Huyunu suyunu bilmeden evlenilecek adam olduğuna nasıl karar verirlerdi pek anlamıyordu ama çok umursadığı da söylenemezdi zaten. Kendisine dürüst davranabilecek bir kadın arıyordu. Zaten çok fazla sorgulayan bir adam da değildi. Kız arkadaşlarının eski sevgililerini sormaz, detaylara girmek istemezdi. İlk olmanın değil, son olmanın önemli olduğunu bilecek kadar kafası çalışan, kıyaslamalardan korkmayacak kadar erkeklik gücüne değil, kadını mutlu etme yeteneğine güvenen bir adamdı. Aklı tekrar kadına gitti. “Ne kadar geç verirse, o kadar kıymetli olacak sanıyor.” diye geçti aklından. Kadının da yaşı çok ufak değildi aslında. Otuzunu geçmişti ve biyolojik saati çalışan, hatta zır zır öten kendisi değildi. Her erkekle yatağa gitmeden önce en az bu kadar zaman geçirdiğini düşünürse kadının önünde fazla vakit kalmadığı görülürdü. Ya tenleri uyuşmazsa... O kadar zaman boşa gitmiş olacaktı. Gerçi kadınların bu “namuslu” gözükme çabasını da anlamıyor değildi, hele de Türkiye gibi bir coğrafyada. Ama böyle bir adam olmadığını da kadınlara mümkün olduğu kadar belli etmeye çalışıyordu. Bir cafe’ye girip kendine bir Türk kahvesi söyledi. Etrafındaki insanları incelerken düşünmeye devam ediyordu. Tabii ki ne kadın, ne de erkek ondan ona giden bir insanla birlikte olmak istemezdi. Ama kadınların “Zor Kadın” olmayı nasıl yanlış anladığı geldi birden aklına. Yirmili yaşlarının sonunda tanıştığı o kadını düşündü. Gördüğünde ne kadar etkilenmişti. Kızıl saçları, yeşil gözleri, süt gibi teni, her erkeğin rüyalarını süsleyecek kıvrımlara sahip vücuduyla aklını başından almıştı. Göz göze her geldiklerinde pantolonun içine ateş düşmüş gibi oluyordu ama kızın cool tavırları nedeniyle kendini tutmaya çalışıyordu. Daha en baştan birlikte kalacakları bir gece geçirmeyi teklif ederek kadın budalası gibi gözükmek istemiyordu. Ne de olsa olacaktı... Kadının gözlerinde bunu gayet net görüyordu. Bir kaç buluşmadan sonra sonunda vuslata erdiler. Beklediği kadar sarsıcı bir gece değildi. Asıl sarıcı olan o gecenin sonrasıydı. O cool kadın neredeyse sihirli bir değnek değmiş gibi yok olmuş günde elli kere arayan, sürekli hesap soran, etrafındaki her dişiden onu kıskanan, sanki evlilik teklifi almış hatta gün almışlar gibi kesin tavırlarla geleceğe dair planlar yapan bir kadına dönüşmüştü. Halbuki bütün güzelliğinin yanında onun o cool tavırlarına tav olmuştu asıl. Hayatını kendi idame ettirebilecek güçte bir kadın, kimseye ihtiyacı olmayan, onsuz programlar yapan bir kadın. Kadının işi, aktiviteleri ve arkadaşlarının arasında kendine bir yer açmaya çabalamasıydı adamın hoşuna giden. Kadınlar bunu yanlış anlıyorlardı işte. Erkekler yatağa atmak için uğraştıkları kadınları değil, hayatlarında kendilerine yer açmak için uğraştıkları kadınları zor kadın olarak nitelerlerdi. Bir adamın amacı yatağa atıp gitmekse, kadın altı ay da uğraştırsa fark etmezdi. Adam giderdi zaten. Hem de o kadar hızlı giderdi ki kadın anlamazdı bile niye gittiğini. Kadınların namuslu gözükmek uğruna bir çok ilişkiyi nasıl da ıskaladığı, bir şans bile veremeden elinden kaçırdığı inanılmazdı. 

21 Kasım 2013 Perşembe

KEDİ GÜNCESİ 1



Öyle deli, öyle manyak bir kedimiz var ki... Sanki diğerleri farklı diyeceksiniz, e doğru, çok haklısınız. Ben şimdiye kadar normal bir kediye pek rastlamadım. Ki elimizden az kedi geçmedi. Eşimle bir gün şöyle bir hesapladık da bizim 05’in yavrularını da dahil edersek 25-26 civarında kedi geçmiş evimizden 13 yılda. Bu sayımın üzerinden de sanıyorum 3 kedi daha geçti. Bir tanesi hariç hepsini sahiplendirdik.

Neyse benim kediye geri dönelim; benimki gerçekten manyak. Gittiğimiz veterinerde kendinden Efsane diye bahsediliyor. Benim hiç tanımadığım, görmediğim çalışanlar “05’in sahibiyim(!)” dediğimde hemen tanıyorlar. Kedinden dolayı tanınıyor olmak da ayrı bir ilginç tabii.

05 bize geldiğinde 1.5 aylık ancak vardı. 2001’deki krizle birlikte işten çıkarılmıştım ve çocukluğumdan beri süregelen kedi isteğim tavan yapmıştı. Neredeyse kedi diye miyavlamak üzereydim. Hatta hiç unutmam Kedi de Kedi diye bir kitap almıştım. Tam bir çocuk kitabı. Ve kitabın ilk cümlesi “İpek bir kedisi olsun istiyordu.” Allahım, benden bahseden ve beni anlatan bir kitap diyip hemen aldım ve Eyüp’ün önüne koydum akşam. Öyle istiyordum ki kitaptan bile medet umuyordum kocamı kandırmak için. Tabii bu atağım hıhı şeklinde bir baştan savma ile sona erdi. Zaman geçti, günler birbirini kovaladı ve benim hala bir kedim bile yoktu.

Eyüp işi gereği sürekli şehirdışına gidip geliyordu, o sıralar da işi Şarköy’deydi. Gece çok geç daha doğrusu sabaha karşı geleceği için yatmıştım. Sanıyorum sabah 5.30-6.00 gibiydi, eve geldiğini sanki şöyle bir duydum. Ondan sonra gözümü yatağın içindeki bir şey nedeniyle açtım ve göz göze geldik. Sarı gözleri, beyaz ama pislikten griye dönmüş tüyleri, zayıflıktan neredeyse bir erkeğin adem elması kadar belirgin kemiği... Çirkin bir kedi. Ama yatağımda :) Kedilere olan sevgim öyle bir şey ki benim için bütün kediler çok güzel. O yüzden hiç umursamadım güzel mi çirkin mi. Gelmişti ya, önemli olan buydu.

Adettir, bizim eve gelen tüm kediler önce bir yıkanır mutlaka. Zaten 05’i ilk ve son kez o gün yıkayabildik. Her yerimiz çizildi. Ama pamuk gibi bembeyaz çıktı. Çok fazla yiyen bir kedi hiç bir zaman olmadı kendisi, o ilk gün bile dahil. Yolda gelirken Eyüp’ün burnundan getirmiş zaten. Üzerindeki polar montun içine girip oradan koluna doğru süzülmüş ve bütün yolu orada, kolunun altındaki boşlukta beşik gibi sallana sallana gelmiş. Eyüp bir şeyler atıştırmak için durduğunda kaçmış. Yakalayabilmek için bayağı bir uğraşmış.

İlk geldiğinde kulakları duyuyordu. Sonradan, sanıyorum 2 ay kadar sonra duyması giderek azaldı ve sonunda kalmadı. Ama biz bunu tamamen çözene kadar herhalde 1 sene kadar geçmiştir. Çünkü bir türlü emin olamıyorduk. Ama uyurken kulağının dibinde ıslık çalıp da uyanmadığını görünce emin olduk. Ve öğrendik ki aslında Ankara kedileri genetik olarak sağır olurlarmış. Bu arada bir çok bilgi daha edindik tabii. “Kedi beyaz renk” diyoruz ya mesela, aslında o bir albino. Yani tüylerine renk vermesi gereken renk pigmentleri onda mevcut değil, renksiz olduğu için beyaz. Bu durum aynı zamanda kulakları da etkiliyor.

Zor olmadı mı sağır bir kedi ile bunca yıl diye soracak olursanız... Eve geldiğimde %90 kapıda karşılar beni. Tabii seslenmek istediğinde oldukça zor oluyor. Eğer yüzü bana doğruysa el kol hareketleriyle dikkatini çekebiliyorum ama görüş alanı dışındaysam direkt kapsama alanının da dışındayım. Gel ve Yapma hareketlerini öğrettim ona, bir kediye ne kadar bir şey öğretilebilirse tabii. Anca işine gelirse anlıyor yoksa yırtınsan umrunda olmaz.


Şu anda 2001’den bu yana birlikteyiz kendisi ile. Aynı evi, aynı yatağı paylaşıyoruz. Daha çooook maceralarımız var, çok eğleneceksiniz. 

15 Kasım 2013 Cuma

BAŞKA GALAKSİLERDE HAYAT VAR MI?



Bu aralar bir şekilde karşıma sürekli evren ile ilgili belgeseller çıkıyor. Kimi zaman modumu çok bozduğunu söyleyebilirim. O sonsuz karanlığın içindeki milyonlarca yıldız, gezegen, gök cismi arasında mavisi ile yeşili ile güzel Dünyamız bile nokta kadar kalıyor. Biz o noktanın üzerindeki bit kadar bile değiliz. Tabii burada şunu da söylemeden geçemeyeceğim, kendini çok üstün görenler, çok böbürlenenler, bir gelirken çıplak geldiklerini, öbür tarafa giderken de totişlerine tıkılacak pamuğu ve ikincisi evrende kapladıkları yeri düşünsünler :)

Konuyu dağıtmadan devam etmeye çalışacağım, çünkü konu dağılmaya çok müsait. NASA ve benzeri kuruluşlar uzayı didiklemeye devam ediyorlar. Sadece NASA’nın yıllık bütçesi 17.3 milyar Dolar.

Şimdi bu noktada durup başka bir bilgi vermek istiyorum. Dünyada ilk insanın Afrika’da 200.000 yıl önce yaşadığı biliniyor. 1 Milyarıncı insana 1802 yılında ulaşılmış. Nüfus katlanarak artıyor. Ve bir yerden sonra kontrolden çıkıyor. Aşağıda bu konuda Wikipedia’dan aldığım bilgileri göreceksiniz.

·         1 milyara 1802 yılında ulaşılmıştır.
·         2 milyara 1927 yılında ulaşılmıştır.
·         3 milyara 1961 yılında ulaşılmıştır.
·         4 milyara 1971 yılında ulaşılmıştır.
·         5 milyara 1987 yılında ulaşılmıştır.
·         6 milyara 1999 yılında ulaşılmıştır.
·         7 milyara 2011 yılında ulaşılmıştır.
Yukarıdaki rakamlara göre, son 50 yılda dünya nüfusu ikiye katlanmıştır.
Birleşmiş Milletler tarafından 2002 yılında yayınlanan tahminlere göre:
·         8,5 milyara 2020 yılında ulaşılacaktır.
·         9,6 milyara 2030 yılında ulaşılacaktır.
·         10,3 milyara 2040 yılında ulaşılacaktır.
·         12 milyara 2050 yılında ulaşılacaktır.

Biz insanlar doğada mümkün olduğu kadar her hayvanın üremesini kontrol altında tutmaya çalışıyoruz. Sokaktaki kedi, köpeğin bile çok artmasına tahammülümüz yok ki aslında birlikte yaşamaya en alışık olduğumuz hayvanlar bunlar. Hayvanların tüm yaşam alanlarını ellerinden almaya çalıştığımız yetmiyormuş gibi, kendi yiyeceğimizi ürettiğimiz tarım alanlarımızı bile yok ediyoruz. Eski bir Kızılderili atasözü var “Bir gün gelecek beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak”. Sebze olmadan yaşayabilecek mi insanoğlu? Sanmıyorum. En azından ot, çimen olmadan yiyebileceğimiz hayvanlar beselenemeyeceği için bir yeşillik bittikten kısa bir süre sonra zaten onlar da ölecekler ve böylece et de yiyemeyecek hala geleceğiz. Şu andaki mevcut halimizle bile Dünya sanıyorum bu kadar insanı beslemekte zorlanıyor. Çok uzağa bakmaya gerek yok, Türkiye’ye bakalım yeter. Çiftçi halinden memnun değil, üretim her geçen gün azalıyor. Yetişen kaç genç çiftçi olmak istiyor bir düşünün? Var mı tanıdığınız? Herkes beyaz yakalı olmanın peşinde. İneklerimiz bile yetmez oldu ne yazık ki bu verimli toprakların üzerinde de yurtdışından getirdik. Simitlerin üzerindeki susamı bulmak bile zorlaşmış artık.

Peki insanoğlu bu hızla üremeye devam ettiği sürece, yani yukarıda gördüğümüz gelecek ile ilgili veriler gerçekleştikçe bu dünyanın bu kadar insanı beslemesi mümkün mü? Gayet net görülüyor ki değil.

Dan Brown’un son kitabı Cehennem’i okuyanlar bilirler, kitaptaki bilim adamı tüm insanlığı tehdit edecek bir virüs yaymaya çalışmaktadır. Konunun detaylarına girmeyeceğim. Ancak sonunda yaymaya çalıştığı virüsün insanların üremesini üçte bir oranına düşürecek bir virüs olduğunu tespit ederler. Kitabı okuduğum zaman, tüm kitap boyunca da edindiğim bilgiler ışığında ne kadar da doğru bir iş yapmış diye düşünmüştüm. Hepimizin çocuk sahibi olması gerçekten gerekiyor mu? Hadi gerekmesi ve istiyor olunması bile bir yana, dünya bu yükü kaldıramayacak olduktan sonra sadece istiyor olmak yeterli mi?


Şu anda bile uzay araştırmalarına harcanan kaynaklar dünyayı daha yaşanır bir hale getirmek için harcansa, insanların bu derecede üremesi engellense, ülkeler arasında sınırlar kalksa, tüm dünyanın kaynakları olması gerektiği gibi kullanılsa, açlar doyurulsa, ozon tabakasını korumak için tüm dünya elele verse, silahlanmaya ve askeriyelere harcanan bütçeler buralara harcansa, dünya sizce de çok daha güzel ve yaşanılası bir yer olmaz mı? Ve çok, çok daha uzun zaman hepimize yetmez mi?