30 Ekim 2013 Çarşamba

NEDEN RTE ve AKP?


Ben ve benim gibi bir çok insan AKP’nin nasıl bu kadar oy aldığını anlayamıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın tavırlarına, ülkenin gidişatına, giderek daha muhafazakarlaşmamıza rağmen neden insanlar buna boyun eğiyorlar? İnsan nasıl kendi özgürlüklerini başkasının eline teslim edebilir bizler için anlamak mümkün değil. Ancak geçen gün okuduğum bir kitapta (Gülseren Buğdaycıoğlu – Hayata Dön) öyle bir analiz vardı ki sanırım tüm sorularımın yanıtını buldum.

Bu aslında Hitler’in Freud tarafından yapılmış bir psikanalizi. Lütfen şimdi kimse bana RTE’yi Hitler ile kıyaslama gibi bir şeyler söylemesin. Elbette ki hepimiz biliyoruz RTE’nin Hitler gibi olmadığını, milyonların ölümüne yol açmadığını. Ancak bizlere göre diktatörce bir tavrı olduğunu da kimse yadsıyamaz.

İşin komik tarafı; bizlerin oylarını kaybetmesine sebep olan bu tavır, diğer tarafta bizimkinin tam aksine oy verme sebebi olarak su yüzüne çıkıyor. Freud insanların otoriteye, özellikle yıkıcı otoriteye bağımlı olduğuna inanır. Bizler kadar sorgulayıcı ve bireysel yetiştirilmemiş insanların en güçlü isteği, yine Freud’a göre arzularını kendisi yerine kontrol edecek, onları durduracak bir figür bulmaktır. Freud’a göre kalabalık insan grupları tehlikelidir. Hem yasaklayıcı, hem de izin verici birinin lider olmasının ölümcül sonuçları olabileceğine inanır. Alman halkı Hitler’de kendi iradesinin somutlaşmış halini görüyor ve en büyük hayallerinin temsilcisi olarak düşünüyordu. Kendinden emin konuşması, her zaman en doğruyu onun bildiğine dair büyük bir güven oluşturmuştu halkta. Ayrıca bu bir şekilde yalnızlığın da sonu demek. Führer var başlarında. Yerine göre seven, yerine göre döven ama her daim sahip çıkan, kötülükten korumaya hazır bir adam, istesen de yanlış yapmana izin vermeyen.

Bugün bizdeki duruma baktığınızda da farklı bir durum görüyor musunuz? Öncelikle yıkıcı otorite bizim aile yapımızda, özellikle Doğu kökenli vatandaşlarımızda BABA figürüdür. Evlenip barklanmış, çoluk çocuk sahibi olmuş koca adamların bile hala babalarının sözü ile hareket ettiğine hiç şahit olmadınız mı? (Hatta devlet bile “DEVLET BABA” değil miydi bizde?) Kadınların durumundan ise bahsetmek bile yürek acıtıyor. Evlenene kadar babanın, evlendikten sonra kocanın himayesinde geçen bir hayat. Gerekirse dayak, hatta kendi ailenden gelen reddediş sonucu cinayete kurban gidiş. “Babanın/Abinin elini kana bulama, hayatını yakma! Al şu silahı, git sık kafana...” hikayelerini bizim gibiler çoğunlukla gazetelerin 3.sayfalarında okudular. Ama buna itiraz etmeden intihar eden niceleri var bizim ülkemizde.

Şanslı olanlarımız babalarımızdan “Hayır” cevabı aldığımızda sebeplerini de öğrendik. Ama şansız olanlar babalarından öyle bir “HAYIR” aldılar ki ve bu hayır hem öyle bir kesinlik, hem de öyle bir güven taşıyordu ki ne dönüp tekrar sorabildiler, ne de sözünden çıkabildiler... Babaları onların iyiliğini istiyordu ve onlar için olabileceğin en iyisini biliyordu.

Freud der ki; “Faşizm; kendinden ve tüm yaptıklarından tamamen emin gibi görünen buyurgan ve karizmatik bir liderin cazibesiyle başlar.” Yine toplumumuzdaki baba figürüyle ve sonrasında da RTE ile bağdaştırmadınız mı?

Hitler zaman geçtikçe kendini neredeyse İsa’ya benzetmeye başlamıştı. Söylemleri giderek sertleşirken o kendine güveninden bir şey kaybetmemişti. Eğer rol yapıyor olsaydı mutlaka fark edilirdi. Ancak bu liderlerin belki de en güçlü tarafı kendine olan güvenleri. Bu peşinden çok büyük bir inandırıcılık getiriyor haliyle. Ama bence işin şöyle bir kötü tarafı var ki; akıllı ve bilgili insanlar kuşkucu olurken, kendinden emin olanlar hep cahillerdir.

Bu tür liderler Freud’a göre kitleleri hipnotize eder. İnsanlar neyin doğru, neyin yanlış olduğunu kolayca öğrenir.  Bir nevi armut piş, ağzıma düş durumu. Kafası karışmaz, kendi doğrusunu arayıp bulmak zorunda kalmaz, içinde çok rahattır. Çünkü lideri ona olması gerekeni söylemiş, o da yapmıştır. Sorumluluk kendisine ait değildir. Bu ise kurban psikolojisi olarak adlandırılır. Aslında çok rahattır. Hiç bir şeyi düşünmenize gerek kalmaz. Sadece söyleneni yapmak yeter. Olandan siz sorumlu değilsinizdir. Ancak çok büyük ve başarılı bir şeyin parçasısınızdır. Bu da güç demektir. Sadece söyleneni yaparak güce ulaştığınız gibi bir yanılsama yaşarsınız. Bizim toplumumuza ne kadar uygun, değil mi? Başörtüsü sorunu nedeniyle senelerce ezilenler şu anda gücü ele geçirmiş ve açık insanların üzerinde bir güce sahip olmuşlardır. İnsan tek başınayken kendi vicdanı hırsızlık, şiddet, yıkıcılık gibi şeylere izin vermezken bir lider belli koşullarda buna izin veriyordu. Kitlelerle birlikte olmak da suçun niteliğini zihnin ve vicdanın çok gerilerine atıyordu.

Bizim RTE’nin ödünün kopacağı bir saptama yapıyor Freud Hitler için. Belki de en benzemedikleri nokta bu J Onun gibi liderlerin kalabalıklarla kurduğu ilişkinin erotik bir ilişki olduğunu söylüyor. Ki Hitler de konuşmalarında Alman kitleleriyle seviştiğini söylüyor.

Freudcu bakışa göre savaş ve barış dönemlerce hep birbirini izler. Bunu önlemek için ise içgüdüsel enerjinin bilime, ticarete ve sanata yöneltilmesi gerekir. İnsanlar her zaman özgürlük yada eşitlik istemezler. Bu Freud’u bile çok şaşırtmıştı. Ve bu bilgileri okuyana kadar ben de anlamakta çok zorluk çekiyordum. Bir çok insanın demokrasiyi etkisiz, ihtişamsız ve sersemletici bulduğunu keşfeden Freud demokrasinin benliğin içinde ve dışında karmaşaya yol açtığını fark ediyor. Faşizmde ise iç çatışma ortadan kalkıyor ve insanlar kendini güçlü hissediyor.


Şimdi bütün bunların ışığında bir düşünün, ilk başta RTE ve AKP’nin özgürlükçü olduğunu düşünen insanlar haricinde kalanlara bir bakın, meydanları dolduran RTE/AKP seçmeni kalabalığa bakın... İnsanlara bakın... O insanlara birer hikaye uydurmaya çalışın. Ne iş yapar, nasıl bir ailesi vardır, aile ilişkileri nasıldır, geçmişinde neler vardır, kişiliği nasıl olabilir??? Kaç tanesinin çok iyi eğitimlerden geçmiş, kültürlü bir aileye sahip, bağımsız kişiliği olan, kendi kararlarını kendisi alan insanlar olduğunu söylersiniz? 

23 Ekim 2013 Çarşamba

SAPPHIRE AVM HELAL AVM Mİ?

Bu uzun binayı kim kurtaracak?

Sapphire açıldığı zaman sanırım çok büyük beklentiler ile açıldı. Bulduğu her AVM’ye girmeyen Beymen bile vardı orada.

Bugüne kadar sanırım 4-5 kez gitmişimdir. İlk gittiğimde ana girişten girdim ve bana havaalanını hatırlattı. Aynı soğuk, ruhsuz, cam ve metalin ölü birlikteliği... İkinci gittiğimde metro girişinden girdim. Göbek taşı nerede diye arana arana gezdim yemek katını. Öyle bir hamam havası var ki, inanılmaz... Ara katlar insanın içini açıyor demek isterdim ancak ne mümkün. AVM’nin giriş ve birinci katı hariç diğer katlar bodrum katı. Yani, zaten pencere yok... Bir de merdiven boşluğu olması gereken yerlere kolonlar konulmuş ki karşı koridordaki mağazaları bile rahat rahat göremeyelim diye. Binanın soğukluğu ve ruhsuzluğu, giriş kata tavandan inen martılarla ve biraz saksılı yeşillikle kırılmaya çalışıldı sonradan ama nafile.

Binanın mimarı Tabanlıoğlu Mimarlık. 1956 yılında kurulmuş bir mimarlık firması. Haklarında çok kaba taslak bir Google araştırması yaptığımda karşıma çıkan projeler bana bu binayı daha iyi anlama imkanı verdi. Sanıyorum siz de anlayacaksınız şimdi. Atatürk Havalimanı ve Atatürk Kültür Merkezi (Taksim), Levent Loft, Bodrum Dış Hatlar Terminali. AKM binasını seveniniz var mı? Levent Loft binası yine aynı iticilikte değil mi? Beni şaşırtan Kanyon’u ve yeni alışveriş ibadet merkezi Zorlu AVM’yi de Tabanlıoğlu’nun yapmış olması. Gerçi Zorlu’yu gördüğümde Kanyon’a benzediğini düşünmüştüm, yanlış değilmişim. Kanyon en sıcak projeleri sanırım bildiklerim arasında. Zorlu’da ise yine bir soğukluk ve iticilik var ki bu ayrı bir yazı konusu bence.

Sapphire’e geri dönersek... Türkiye’nin birinci, Avrupa’nın beşinci ve dünyanın 143. uzun binası, 236 metre yüksekliğinde, açık hava şartlarını yakaladığınızda Uludağ’ın tepesine kadar görebileceğiniz bu AVM’ye ne yapılacak hiç bilemiyorum.

Kapanan dükkanları ile, boş restoranları ile ve artık pek ortada göremediğim Arap turistleri ile terk edilmiş bir hali var. Seyir Terası’na çıkmadım, o kadar yukarıda olmak beni pek cezbetmiyor bir türlü. SkyRIDE dedikleri (ne olduğunu benim de tam bilmediğim) Türkiye’nin ilk dört boyutlu simulasyon salonu da Sapphire’de. Ayrıca internet sitelerinde göremiyoruz ancak bir balmumu heykel müzesi var. Onun da pek başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim ortada gördüğüm heykellere bakarak.

Ayrıca sanıyorum kendileri Helal AVM olmaya çalışıyorlar. Kiler’in sahiplerinden olan AKP Bitlis milletvekili Vahit Kiler Pierre Loti'nin isminin 'İdris-i Bitlis' olarak değiştirilmesini istemişti. Yabancı isimlere karşıymış kendisi. Sapphire’e Safir bile demezken mi? Kendisinin nasıl bir kafa karşıklığı ve bilinçaltında herhalde Batı hayranlığı içinde olduğunu görüyorum ben. Konuya geri dönersem, koca AVM’de bir kadeh içki içebileceğimiz bir yer bulamadık. Var mıymış bilmiyorum gerçi. Ama bu haliyle hepten çekilmez olmuş.
Bir çok restoran kapanmış, kalanlardakilerin de ürünlerinin tazeliğinden şüpheye düşüyor insan haliyle. İsim vermeyeceğim ama yediğimiz yemekten de çok memnun kalmadık.

Aşağı yukarı bir saatlik Sapphire gezisi sonunda kendimizi taksi ile Kanyon’a attık ve “Oh be medeniyet” dedik J Üstelik de bir film galasına denk geldik. Neredeyse tüm ünlüler oradaydı.


Bütün bu şartlar altında Sapphire yönetiminin işi çok zor. Kolaylıklar diliyorum kendilerine. 

11 Ekim 2013 Cuma

SEVGİ DE BİR YERE KADAR



Dün kapının önünde sokak köpeklerimiz Paşa ve Dansöz'ü besleyecektim. Hemen yan tarafımızda olan iş yerinin duvarının dibi bu iş çok müsait. Çünkü gelen geçen fazla olmaz haliyle köpeklerin yemek yerkenki agresifliği ile uğraşmak zorunda kalmıyorum. 

O sırada sanıyorum ki bu iş yerinin sahibinin oğlu olan ve belli ki iyi yerlerde eğitim gören 15 yaşlarında bir çocuk geçmek istedi yanımızdan. Kaldırımdayız bu arada. Ben de köpeklerden rahatsız olmaması için az ilerden geçmesini rica ettim. Verdiği cevaba önce çok sinirlendim. "Başka yerde besleyin köpekleri, kokutuyorsunuz burayı. Köpek sevgisi de bir yere kadar..." dedi. Buranın sokak olduğunu, ona sormayacağımı söyledim ve gitti.

Ama sonra düşünmeye başladım. Sevginin bir sonu var mıdır? Bana sorarsanız olmamalı. İnsan çocuğunu severken "çocuk sevgisi de bir yere kadar" diye düşünür mü? Veya eşini, annesini, babasını, arkadaşını severken... Pazara kadar değil, mezara kadar diye bir sözümüz vardır. Ama sanıyorum bu sadece lafta kalıyor. Ve bence en kötüsü bir çok insan ailesinden sadece BİR YERE KADAR sevmeyi öğreniyor. Çocuğu sınıfı geçerse, iyi notlar alırsa, ilk senesinde üniversiteye girerse, kendisinin onayladığı bir evlilik yaparsa seviyor çocuğunu anca... Olabilir mi böyle bir şey? Sevgi şartlara bağlanabilir mi? Şartlı olan sevgi, sevgi midir? 

Belki de bir çok insan böyle yetiştiği için kendi de sevmeyi bilemiyor. Eşi istediği yerde düğün yaparsa, istediği takıyı alırsa, onun istediği gibi giyinirse seviyor. 

Şimdi bir durun düşünün, aileniz sizi nasıl sevdi, eğer varsa siz eşinizi, çocuğunuzu nasıl seviyorsunuz? 

Ve şöyle bitirmek istiyorum yazımı; annem beni hiç bir şarta bağlı olmadan sevdi. Ergenlik dönemimin başında annemin kanser olmasıyla ben sanıyorum zor bir ergenlik geçirdim. Bir gün, ne olduğunu şimdi tam hatırlayamıyorum ama annem bana dedi ki "Katil de olsan, orospu da olsan, hırsız da olsan sen benim kızımsın. Atamam, satamam. Her şekilde seviyorum seni." Sayesinde ben kimsenin onayını aramayan, kendine güvenen bir insan oldum. 

Herkesin aynı şekilde, şartlara bağlı olmadan sevmesi ve sevilmesi dileğiyle...