30 Temmuz 2013 Salı

DAMIZLIK



Annelerimizin zamanında kadın erkek ilişkileri çok daha kolay mıymış yoksa şimdiki ilişkileri gördükçe bana mı öyle geliyor bilemiyorum. Ama artık günümüz kadının işi çok zor gibi geliyor bana.

Ne değişti annelerimizden bu yana? Şimdiki gibi 30’lu yaşlarına kadar evlenmeden kalan pek yokmuş zaten. 20 yaşını geçen kıza, erkeğe evde kalmış gözüyle bakılırmış. E tabii, kadın 30’una gelmeden evlendiğinde de çocuk doğuramamak ile ilgili bir sıkıntısı kalmadığı gibi biyolojik saati de canlı bombaya dönmemiş oluyor.

Günümüze geldiğimizde ise okuldu, kariyerdi derken kadın kendini bir anda otuzlu yaşlarda buluyor. Otuza giriş belki çok fena değil ama otuz beşe doğru yaklaştıkça kadın daha fazla stres olmaya başlıyor. Özellikle de ciddi bir ilişkisi yoksa... Yeni bir adamla tanış, adamın doğru olduğuna karar ver, adam senin doğru olduğuna karar versin, evlenme yolunda adım at, evlen, hamile kal derken minimum 2-3 senelik bir süreç görüyor önünde. Tabii biz kadınların bir de (büyük bir çoğunluğumuzun) “çocuk da yaparım, kariyer de” gibi söylemlerle büyüdüğünü göz önüne alırsak hiç bir şeyden eksik kalmak istememe gibi bir durumumuz da var. Koca “bulmak”, bir adamın seninle evlenecek kadar sana değer verdiğini elaleme duyurmak biz kadınların hala en büyük başarısı olarak algılanıyor.

Bu yüzden 30 yaşını geçmiş, çocuksuz bekar kadın evlenmek istemeyen erkek için saatli bomba gibi.
Ancak ben konuya bir de erkek gözünden bakmanızı istiyorum şimdi. Evlenmek istemiyor olmak, sevmiyor olmak anlamına gelir mi? Çok net bir yorum yapamayacağım buna. Adamına göre değişir çünkü. Adam seni senelerce “evlenmek istemiyorum” diye oyalayıp, senden ayrıldıktan sonra altı ay içinde başkası ile evlenebiliyor bu ülkede.

Ama yine de benim anlatmak istediğim nokta bu değil. Düşünün ki; erkeksiniz, mutlu giden bir ilişkiniz var ancak evlilik kurumuna karşısınız ve hatta belki de çocuk istemiyorsunuz. Birlikte olduğunuz kadın ise bunca senedir sizi ne çok sevdiğini anlatıp duruyor. Ama sonra bir noktada karşınıza geçip diyor ki “Ben çocuk sahibi olmak istiyorum. Ya evleneceğiz yada ayrılacağız.”

İşte tam da bu noktada o erkek ben olsam, benim o ilişkiye ve kadının sevgisine olan tüm inancım biter sanıyorum.

Biz kadınlar çok alışığızdır erkeğe sevip sevmediğini sormaya yada “seviyorsan ispatla, sevsen böyle yapmazsın” gibi şeyler söylemeye. Ama erkeğin buna hiç hakkı yok sanıyorum. Biz sevgi ispatını genelde erkekten bekleriz. Peki ya erkek hiç sözler haricinde istemez mi sevildiğini bilmek? Ki, onlar bizden çok daha fazla hareketlere odaklılar. Söylediklerimiz muhtemelen bir kulaklarından giriyor, öbür kulaklarından çıkmıyor bile.
Kadın ne der? “Seviyorsan evleniriz”. Peki, erkek şunu dese “Seviyorsan benimle birlikte yaşamayı göze alırsın.”? Tabii bu arada az önce yukarıda bahsettiğim tür Türk erkeklerini bu olayın dışında tutuyorum. Hani evlenmeye karşıyım diye oyalayıp sonra altı ayda biriyle evlenenleri.

Burada kendimden bir örnek vermek istiyorum. 18-22 yaşlarım arasında bir ilişkim olmuştu. Babamdan, tek başına beni istemişliği bile vardır. O istemişti bir ara birlikte yaşayalım diye, ama o kadar güvenilmez bir adamdı ki, üç gün sonra beni ortada bırakıp başka bir kadınla cart diye evlenebilecek potansiyeli vardı. Ama bu ilişkiden 4 sene sonra biriyle birlikte yaşamaya başladım. İnsanlığına, adamlığına çok güvendiğim bir insandı. Başka sebeplerden dolayı ayrılabilirdik belki ama vicdan duygusu olan bu adamın beni saçma salak bir nedenle bırakmayacağına çok inanmıştım.

İnandığım gibi de oldu. 4 sene birlikte yaşamanın sonunda evlendik. Evleneli neredeyse 10 sene oldu ve çok şükür çok mutlu bir evliliğimiz var.


Bir çok kadın “gerçekten” sevdiğini söylediği erkek için bunu göze almaz. Kadın genelde bekler ki erkek seviyorsa evlensin. Peki neden kendi sevgisini ispatlama ihtiyacını hiç duymaz? Hele bir de başta dediğim gibi doğum yapmak gibi bir planı varsa... O zaman canından çok sevdiğini söylediği adamın hiç bir değeri kalmıyor. Hiç tanımadığı, hiç bir şey paylaşmadığı, belki de doğru düzgün sevemeyeceği bir adamdan çocuk yapmaya gidiyor kadın, tamamen hormonlarının etkisiyle... Tamamen yetiştirilirken kendisine öğretilmiş şeylerin etkisiyle. Sadece ve sadece anne olma güdüsüyle. Evde kalmış, başarısız olmuş, evlenecek bir koca bulamamış olmamak için... Sevdiği erkeği bırakır gider kadın. Sanki hayatını paylaşacağı, seveceği bir eş değil de, bir damızlık arıyor gibi... 

11 Temmuz 2013 Perşembe

İLİŞKİLERDE “TIT FOR TAT”



Öncelikle Tit for Tat nedir’den başlamak lazım tabii ki... 1970’li yılların sonunda evrimsel kararlılık için gerekli koşulları sağlayacak, tekrarlı etkileşimde başarılı olacak bir strateji belirlemek için bilgisayarlar üzerinden yapılacak bir deney planladı Robert Axelrod. Yarışmacılar bilgisayar programları olacaktı. Programcılar önceden kodlanan ve yarışma esnasında değişmeyecek bir program ile yarışmaya katılacaklardı. Turnuva sonunda açık ara kazanan program, aslında en basit programdı, TIT FOR TAT.
Program yarışmada o kadar başarılı oldu ki, daha sonra laboratuvarla sınırlı kalmayıp siyasi meselelerde anlaşmazlık çözme ve ve silahsızlanma konusunda da kullanılmaya başlandı.
TIT FOR TAT, Türkçe’de kısasa kısas olarak tanımlanabilir ve programın yaptığı da tam olarak budur aslında. Program önce işbirliği yaparak başlıyor, ardından rakibi en son ne yaptıysa aynısını yapıyor. Rakip rekabete giriyorsa TIT FOR TAT da rekabete giriyor, taa ki rakip işbiriliğine gidene kadar. İşbirliğini iş birliğiyle ödüllendirip meyvelerini birlikte topluyordu. Rekabete de daha başlangıç aşamasında karşılık veriyor, yumuşak başlı bir tavır sergilemiyordu. Ancak buna rağmen rakip işbirliğine yanaştığı anda kuyruk acısıyla hareket etmeden, kin duymadan işbirliğine karşılık veriyordu. TIT FOR TAT tüm rakip stratejileri ortadan kaldırana kadar durmak bilmiyordu, sadece galip gelmekle kalmıyor bir kez başladı mı yenilmez oluyordu.
Şimdi gelelim bunu kendimize nasıl uygulayabileceğimize. Benim genelde etrafımdaki kız arkadaşlarıma da anlattığım şey budur aslında. Biz de bir laf vardır “Sen bana bir gelirsen, ben sana bin gelirim.” şeklinde. Halbuki bu o kadar da doğru bir yaklaşım değildir. İnsanlar ile olan ilişkilerinizde, bu ister eşiniz/sevgiliniz ile olsun, ister yöneticiniz ile, ister arkadaşlarınız ile, genel olarak ayna görevi görmek ve o şekilde davranmak en doğrusudur. Tabii ki her şeyi karşı taraftan beklememek lazım. Ancak siz arkadaşınızı on kere arıyorsanız ve o bir kere bile aramıyorsa bir durup olayı analiz etmek gerekiyor. Veya karşınızda bir iş arkadaşınız var aynı zamanda rakibiniz. Sizinle iş birliği yapıyorsa siz de yapın. Sizden yardım isteyip kendisi yardım etmekten kaçınıyorsa siz de ona yardım etmeyin. Tartışmak istiyorsa (işin nasıl yapılması gerektiği konusunda değil, mobbing tarzı bir tartışmadan bahesdiyorum) siz de onunla tartışın, ama seviyenizi bozmadan ve aleyhinize delil olarak kullanılabilecek şeyler söylemeden. Geçenlerde okuduğum ve çok beğendiğim bir sözü de burada hatırlatmadan geçmek istemiyorum; “Asla sızlanma. Sızlanmak zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir.” Sızlanmayın, ezik kalmayın ve karşınızdaki de sizinle iş birliğinde bulunmadığı sürece iş birliğinde bulunmayın, kuyruk acısı ile hareket etmeyin.

Bundan sonra ilişkilerinizde buna biraz dikkat edin bakalım neler değişecek hayatınızda. Değişiklikleri bizimle de paylaşırsanız çok sevinirim.